Birkaç defa hastanenin aciline götürdüler beni. Hiç unutmuyorum acıdan nefes alamayacak bir haldeyken hatta keşke birkaç dakika ağrım dinse de rahatlasam dediğim bir anda gassalın elindeki meyyit gibi o çok korktuğum donuk yüzlü, sevimsiz hastaneler ve doktorlara emanet etmiştim kendimi.

Aile itibarıyla da çok hoşlaşmayız doktor kesimiyle. Sevmeyiz hastanelerin o acı kokusuyla burnunu yakan asık suratlı yüzünü. Oysa ibret için ne kadar da önemli değil mi? Benimle dünya arasına giriyor diye mezarlıkları ve hastaneleri görmezden gelirim hep.

 İşte tam o görmezden gelemediğim anda hiç çekinmeden sırf bu çektiğim acıyı kopartsınlar içimden diye beklerken, beni muayene eden bayan doktorun “Merak etme, iyi olacaksın” sözü belki de duymayı istediğim ama farkında olmadığım en önemli iki kelimecikti.

Belki inanmıyordu dediğine, belki de moral vermek istemişti halime acıyarak. Eminim o zaman zarfında duymak istediğim söz kesinlikle buydu.  

Her türlü sıkıntı başımıza gelebilir, öyle ki dünyada taş taş üstünde kalmasa bana bundan daha acı hiçbir şey olmayabilir deriz ya hani, işte o dönemlerde anlık karamsarlığınız ve bocalamanız içerisinde bu söz ilaç gibi yetişir.

Zor bir dönem atlattığınız zaman, kendinizi yalnız hissettiğinizde ya da maddi olarak çöküntülü bir yaşam sürdüğünüzde yüzünüze tebessüm, içinize huzur ve geleceğinize umut veren bir sözdür bu.

İnandığınız ölçüde  varsınızdır. İnanmanızı da tetikleyecek bazen tek bir kelime olabilir. Doktor haklıydı ertesi gün neredeyse hiç yaşanmamış gibi iyileştim. O acı dolu günden aklıma tek tesir eden hadise zor anlarında ağzınızın içine bakan ve söyleyeceğiniz sözün tesirinin büyük olacağını gördüğünüz kimselere manevi destek olmak ve onların acılarını paylaşmak olmalı.

İnanın neredeyse okumadığım kişisel gelişim kitabı kalmadı, muayenede okuduklarımın aklıma tek kelimesi bile gelmedi. Birisi bana NLP veya kişisel gelişim deseydi küfrederdim sanırım. Sadece ihtiyacım olan iki kelimeymiş; “İyi Olacaksın” Kısa ama etkileyici iki kelime.

İyi olacağım, aile olarak, şehir olarak, toplum olarak, iş olarak veya gelecek olarak İyi olacağız. Yeter ki birbirimize inaalım ve destek olalım. Senin zihniyetin bu, sen şunlardansın, sen bunlardansın, şuurun bulanık, bakışların çökük, örümcek beyinlisin, bidon kafalısın veya örgütçüsün bakışından sıyrıldığımız ve bu soluğu aşıladığımız zaman inanın çok iyi olacağız.

Önce içimize sindirebilmek daha sonra da muhatabımızın karakterinden çok ihtiyacı nispetinde zor anlarını paylaşabilmeyi kavrayabilmek önemli.  Vesselam..

 Ahmet Sadi

 
 
 
 
 

Ahlak, insanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla başvurulan kurallar dizgesi, başka insanların davranışlarını olumlu ya da olumsuz biçimde yargılamakta kullanılan ölçütler bütünüdür.

Ahlak kavramının varlığı insanın oluşumuyla doğru orantılıdır. Ancak çağın ve toplumun özellikleri ahlak kavramını değiştirmiş, yön vermiş ve ona yol çizmiştir. Toplumların iyi ile kötü olanın netliğine ilişkin belirli bir kavrayışları, iyi insandan kötü insanın, erdemli kişiden erdemsiz kişiyi ayırırken başvurmuş oldukları bir takım ahlak ölçütleri bulunmaktadır. Dolayısıyla  tarih boyunca iyi ve kötüden son derece farklı şeyler anlaşılmış olsa bile hemen hemen bütün toplumlarda “İyi” kendisine ulaşmak için gerekli bütün çabanın gösterildiği takdirde alınacak ödül tasarımıyla; “Kötü” ise kendisinden kaçınılmadığı takdirde bedeli ağır ödenecek bir ceza tasarımıyla ilişkilendirilerek düşünülmüştür.

Eski antik çağlardan günümüze tanınmış filozoflar Ahlak düşünceleriyle toplumlarına yön vermişlerdir. Protogoras’a (İ.Ö. 482-323) gore insan her şeyin ölçüsüdür. Ona göre genel geçerliliğe sahip doğrular yoktur. Doğrular ve yanlışlar insandan insana değişir. Kynik’in (İ.Ö. 412-323) ahlak öğretisine göre Ahlak tüm istek ve duygulardan vazgeçerek yaşamaktır. Aristopolos’un (İ.Ö. 435-355) ahlak öğretisine göre ise haz veren her şey iyi, acı veren her şey ise kötüdür. Eflatun’a (İ.Ö. 427-347) gore ahlaki davranışların gayesi “En İyi” dir. Toplumlar, bilgelik, yiğitlik ve adalet ile en iyiye ulaşır.

Öküz, yoksul kişinin kölesidir, yoksul köle ise efendisinin” sözüyle Aristo (İ.Ö. 385-322) hiyerarşik yapıya önem vermiş, her zaman üsttekinin, alttakini yöneteceğini, toplumlarda yönetilen ve yönetenlerin arasında ayrım yapılmasının ahlaki olduğunu düşünmüştür.

Görüldüğü üzere her toplum, kendi yaşam kurallarını belirlemiş, kendi “doğru” ve “yanlış”larına yön vermiş, esasen soyut bir kavram olan Ahlaka yön çizmişlerdir. Ahlak her zaman o toplumun Kabul gören hareket ve davranışlarını yansıtmayabilir. İnsan yapısının karmaşıklığı ve kendi menfaatleri doğrultusunda hareket etme isteği ahlaki yapının yönünü değiştirebilmektedir. Bir topluma ahlaki yapı, başka bir topluma ahlak dışı gelebilir.

Tarih boyunca hiç bir toplum ahlaksızlıklarla payidar olmamıştır. Uzun zaman tarih tarafından dışlanmadan ayakta kalabilmiş milletlerin ahlaki değerlere saygılı olduklarında şüphe yoktur.

“Ahlak üzerine inandığım ilke şudur; bir şeyi yaptıktan sonra kendini iyi hissediyorsan o ahlakidir, eğer kendini kötü hissediyorsan o gayri ahlakidir”
 Ernest Hemingway

“Ahlak ilmi faziletler ve reziletler ilmidir ki, nefsi faziletlerle süsleme ve reziletlerden korunma yollarını gösterir” Katip Çelebi

İş ve meslek ahlakı kavramı, 1980′lerin sonundan itibaren gündeme gelen bir konu olmuş ve gün geçtikçe önem kazanmaya başlamıştır. İş ahlakının bu kadar önem kazanmasındaki en önemli etkenler, dünyanın giderek tek bir pazar hâline gelmesi ya da küreselleşmesi, insan haklarına verilen önemin artması ve çevre kirliliğinin tehlikeli boyutlara ulaşmasıdır.

Toplumları zengin ve mutlu yapan, doğal kaynaklardan çok, yetişmiş ve kaliteli insan gücü ve bu insan gücünün iyi yönetilmesidir. Bir toplumdaki iş ahlakı, o toplumdaki iş gücünün kalitesinin önemli bir göstergesidir. Yalnız başına teknik bilgi zenginlik ve mutluluk yaratmaya yetmediği gibi herkesin çalışmadan zengin olmayı hayal ettiği, kısa ve haksız yoldan para kazanmanın her şeklinin doğru kabul edildiği her yönetim kademesindeki rüşvet ve yolsuzlukların mevcut olduğu bir toplumda iş ahlakı oluşmadan yeni yatırımlar yapmak ve istihdam artışı beklemek doğru olmaz.

İş ahlâkı, çalışma ve meslek ahlâkını da içermektedir. Çalışma ahlâkı, bir toplumda işe ve çalışmaya karşı tutumlar, tavırlar ve bu konudaki değerleri ifade etmektedir. Meslek ahlâkı, meslek sahiplerinin mesleklerini yapmak suretiyle kendilerine ihtiyaç duyanlara hizmet ederek kamu yararına çalışmalarıdır. Yani mesleklerini icra ederken maaş, gelir, güç ve statü gibi kişisel yararlar meslek sahibi için ikinci planda kalmaktadır.

Meslek ahlâkının bazı temel ilkelerini şöyle sıralayabiliriz; ulusa ve insanlığa hizmet etmek, mal ve can emniyetini sağlamak, zayıfı kuvvetliye karşı korumak, huzur ve güven içinde yaşayanları şiddete ve saldırganlığa karşı korumak, vatandaşların anayasal haklarına saygı göstermek, herkese örnek olacak lekesiz, dürüst ve namuslu bir özel yaşam sunmak, hukuka ve kurumun kural ve ilkelerine bağlı olmak, kişisel duyguların, ön yargıların, düşmanlıkların mesleki kararları etkilemesine izin vermemek, gereksiz yere güç kullanmamak, hediye ve rüşvet kabul etmemek ve Görevi kötüye kullanmamak bizlere örnek teşkil edebilir.

Sosyal sorumlulukta esasen iş ahlakının gereğidir. Bir başka ifade ile iş ahlakı, sosyal sorumluluğu da içeren bir anlam taşır. Bir işletme sahibinin doğru, dürüst birisi olması, sözünde durması, hileli yollara başvurmaması takdir göreceği davranışlar olacaktır. İşletmelerin gerek iç, gerekse de dış çevreye karşı sorumlulukları vardır. Organizasyonların çalışanlara karşı sorumluluğu, müşterilere ve pay sahiplerine karşı sorumlulukları işletmenin içi sorumluluklarına; Devlete, doğaya, çevreye, rakiplere, yasalara ve topluma karşı sorumlulukları ise işletmenin dış sorumluluklarına örnek olabilir.

Organizasyon dışı sorumluluk, organizasyonun amacı ile çatışabilir. Doğaya ve çevreye verilecek zararların tazmin edilmesi, toplumda gelir düzeyi düşük kesimlere sosyal yardımlarda bulunulması organizasyonun maliyeti arttırır ya da net karının azalması sonucunu doğurur. Organizasyonun asıl amacı ile çatışsa da sosyal sorumluluk ahlakı iş ahlakının bir önemli ve ayrılmaz parçasıdır.

Bir işletmenin temel amacı topluma hizmet, sosyal sorumluluk, istihdam sağlamak ve global normları sağlamak gibi gözükse de asıl amacı kar elde etmektir. Bu nedenle işletmeler karını maksimize edecek yollara başvurabilirler. Çalışanlara daha az ücret vermek işletme açısından rasyonel bir karar olsa da ahlaki açıdan doğru değildir. Gerçi işletmeler uzun dönemli karlılığı düşünmeye başladıklarından dolayı çalışanlara az ücret vermek, uzun süreli karlılığı engelleyebilir. İşletmelerin sigortasız işçi çalıştırması, uygun çalışma şartlarının oluşturulmaması ve asgari ücretin altında maaş vermesi işletmelerin ahlak dışı davranışlardandır.

İş hayatının insan üzerindeki rolünün gittikçe çoğalması, aile bireylerinin bir çoğunun sosyal statüdeki yerinin değişmesi, ev hanımlarının da daha iyi şartlarda yaşamak için çalışma hayatına girmesi, aile bireylerinin genç yaşlarda kendi bireysel irade ve özgürlüklerini kullanmak için çalışma hayatına girmesi, insanların ihtiyaçlarının çoğalması ve bunları karşılama ihtiyacı ve statü  ihtiyaçları insanları daha çok çalışmaya sevk etmiştir. İstihdam ortamının, iş gücüne göre daha az olması işletmelerin çalışanlar üzerinde baskısını ve gücünü arttırmıştır. Daha iyi işlerde çalışmak için toplumlar eğitime daha fazla önem vermiş, eğitimi yatırım olarak görmüş, hayatlarını bu uğurda sürdürmeye başlamışlardır.

Kısaca tamamlamamız gerekirse, ister organizasyonun isterse de işgücünün karşılıklı hedeflerine ulaşmasının temel yolu iş ahlakından geçer. Her geçen dakika daha kaliteli rekabet ortamı ve iş gücü ihtiyacının artmasına karşı organizasyonların rakiplerinden, çalışanların ise iş güvenliği ve başarılarına ihtiyaç duymayı gerektirmektedir. Tüzel veya Gerçek kişilerin önce kendilerinden başlamak kaydıyla iş hayatına uygulayacakları ahlaki değerler, başarılarının temel anahtarı olacaktır.

 

Ahmet Sadi

İnternet Adresi:

http://www.globalcv.com/icerik/161/calisma-hayatinin-altin-kurali-%e2%80%9cis-ahlaki%e2%80%9d.html 

 

 

Yıllar önce çok sevdiğim bir dostumla sık sık buluşur, bu buluşmalarımızda birbirimizden istifade etmek amacıyla çeşitli konularda beyin fırtınaları yapardık. Bu sevip değer verdiğim dostumla aramızda birkaç yaş fark vardı. Her daim saygıda kusur etmediğim bu büyüğümle akşamüstleri buluşur, Yalova sahilinde turlar, düşüncelerimizi konuşturur, birbirimizden azami derecede istifade ederdik.

O zamanlardaki asiliğim ve fazlaca kendime güvenmişliğimin etkisinden olsa gerek, onu tanımama rağmen samimiyetimizin artması birkaç yıl sonrayı buldu. Tabi bunda, onunda en az benim kadar kendinden emin oluşunun da payının büyük olduğunu düşünüyorum.

Akşam gezilerimizde hangi konulara değinmezdik ki ya da hangi meselelere. Ancak bir konu vardı ki, onun çözümünü hiç bulamadık veya bulma yolunda bir türlü sonuca varamadık. Çok stresli bir hayat sürdüğüm zamanlar olsa gerek, ona hep şu iki soruyu sorardım; “Mutlu olmanın yolları nelerdir?” ve “İnsan nasıl mutlu olur?”

Kimi zaman mutlu olmanın imkânsızlığından girip, hayatta mutsuzluk denem bir sürecin gerçekliğinden ve bu gerçekle yaşamak zorunda olduğumuzdan bahseder, bazen de yaşam şartlarımızı yükseltirsek mutlu olabileceğimizi düşünürdük.

Hepsi doğruydu aslında. Bulduğumuz her sonuç bizi doğru yola götürecekti elbette. Lakin son sözü söyleyip, son noktayı bir türlü koyamadığımızdan sonuca varamıyorduk. Öyle ki artık buluşmalarımızın tek gündem maddesi bu iki soru cümlesi olmuştu.

Ve aradan yıllar geçti. Farklı şehirlerde, farklı işler peşinde koşturur olduk. Uzun zamandır haber alamadığım o dostumun kulaklarını çınlatarak, yarım kalan bu mesele hakkında kendimce sonuca varmaya çalıştım.

 Kısa bir süre sonra nerede hata yaptığımızı çok iyi anladım. Biz o dönemde kendi mutluluğumuzu araştırıyor ve bunun üzerine çözümler sunuyorduk. Sanki tek mutluluk yolları bunlarmış gibi, olumsuz sonuçlar halinde az öncede dediğim gibi olumsuzluklarla yaşamaya alıştırmak zorunda hissediyorduk kendimizi.

Oysa herkesin kendine ait bir dünyası ve yaşam standartları bulunmaktadır. Bana göre mutluluk veren bir kavram kimine göre anlamsız ve gereksiz olabilmektedir. Bir zamanlar deniz kenarında meyve kokteylleri içmenin insana mutluluk vereceğini ve onunla mutlu olacağımı düşünürken, şimdi eski düşüncelerimi anlamsız bulup, kendimi çok daha fazla insana ifade etmenin mutluluk getirdiğine inanır oldum. Demek ki kendi içimde bile çeşitli dönemlerde farklı süreçler yaşıyor, mutluluğu farklı kapılarda arıyor olabilirim. Önceleri hayalinden mutlu olduğum düşünceler biraz daha üzerine gidildiğinde bazen acı bile verebiliyor.

Öyleyse çok uzaklarda aramamak lazım huzuru. Kendi dünyanıza yelken açabiliyorsanız eğer, rotanızı tespit etmiş, varacağınız limana doğru yol almaya başlamışsınız demektir. Çoğu insanın yıllarca düşünmesine ya da zamanın akışına bırakıp vazgeçmesine rağmen, ben bıyıklarımın yeni terlediği dönemlerde huzur ve mutluluğu kendime sormuş ve sorularıma çözüm yolları aramıştım.

Şimdi huzur ve mutluluğun peşinde olmak yerine, yakınlarınıza huzur vermenin mutluluk getirdiğine inanır oldum. Ve bu huzur verebilmenin çok daha asil bir duygu olduğunu düşünüyorum. Sosyal çevrenize, kültürünüze ve siyasi düşüncenize rağmen ahlaki kıstaslar çerçevesinde önce kendinizden başlamak suretiyle, çevrenize güzel katkılarda bulunabiliyorsanız eğer, sizde ben mutluyum diyebilmelisiniz.

Aksi takdirde tüm maddesel mutluluklar, her ürünün son kullanma tarihi olduğu gibi dönemlik ve geçicidir. Her şey bir yana; Arabayı, eşyayı, parayı, şan ve şöhreti bile bırakıp dünyanın son kullanma tarihi olduğunu düşünelim. Geçici olanlar mutluluk vermediğine ve kısmen çok daha fazla zarar verdiğine göre, belli bir zaman dilimi olan dünyamızda bize kalıcı bir mutluluk vermeyecektir.

Öyleyse ruhlara inebilmektir mutluluğun yolu, güzelliği aşılayabilmektir. Yaşadıkça değer verebilmektir ömrümüze ya da güzel bir kâse içerisinde ebediyet ve ölümsüzlük sunabilmektir İnsanlara. Mutluluğu sunmayı amaç edinmiş gönül erlerinin içinde bulunmaktır mutlu olmak. Kalıcı olana bel bağlayıp huzuru ve mutluluğu onda bulmamız gerekmektedir. Ne güzel söylemiş Rabbimiz Kuran-ı Keriminde; “Kalpler, ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur” (Rad/28)   

 

Ahmet Sadi  /  Bir Avuç Düşünce

 
 
Farkındayım, uzun zaman oldu seni görmeyeli.
İçimi ısıtan o gözlerini benden çekeli, sesini unutalı bir hayli zaman oldu.
Seni sevdiğimi de unuttum ya da beni sevdiğini zannetmeyi de.
 
Çok zor değil geçen zamana rağmen seni bulabilmem, sadece karşında durabilecek gücü kendimde bulamadığımdandır seni aramamam.
 
Ya zaman çalmışsa eski seni benden, o zaman ben nasıl yaşarım, eser yoksa beni ben eden güzelliğinden.
Neye tutunurum senin yüzünü hayal ettiğim gibi bulamazsam.
Sana değilde kurduğum hayale aşıksam ben ne yaparım?
 
Düşüncesine bile tahammülüm olmadığı, içimi kemiren; senin beni tanımaman ve unuttuğun gerçeği. Ya hiç değer vermemişsen bana.
 
Bunca yıla önem vermemişsen yada tanımazsan ve unutmuşsan.
bana bomboş gözlerle baktığında; sabahladığım gecelere, yazdığım sayfalara, dinlediğim ve o an seninde dinlediğini hissettiğim şarkılara ben ne derim?
 
O aslında yokmuş mu derim veya beni unut muş mu?
Her an sana hazır olduğum gibi; seni, bana saklamaman gerçeğine nasıl dayanırım.
 
İşte bu yüzdendir, ey sevgili karşına çıkamayışım.
Sensizlik ve sessizliktir aramızdaki aşkın anlamı.
Her sessizlikte sensizliği yaşamakmış gerçek aşk.
Ve hayalimdeki sana bağlanmakmış.
 
 
Ahmet Sadi  /  Sensizlik ve Sessizlik
 
 
 
 
 
 
 

İstanbul’un en güzel yerinde, günün en güzel saatinde ve aklımın en güzel düşünceleriyle başbaşayım.

Güneş batmaya yaklaştı hava hafif kızıl, tekneler bile geçmiş kendinden, sanki günün yorgunluğunu atıyor sakin sularda…

Bense, seni düşünüyorum.

Karşı kıyının ışıkları da, yavaş yavaş kendilerini göstermeye başladı.

Ne kadar sakin gözüküyor Beykoz, bu kıyıdan.

Senin gözlerini andırıyor mavi sular, saçlarının rengi gibi güneşin kızıllığı ve duygularını anımsatıyor yanımdaki çiçekler.

Ve seni anımsatıyor uzağa kaybolan tekneler.

Ve beni hatırlatıyor, o teknelerin ardında yol gözleyenler.

Ne kadar uzağım bilemiyorum, bir bildiğim var o da seni çok seviyorum.

Ahmet Sadi  /  İstanbul

     Ve sen.. Kenarları çürümeye yüz tutmuş penceremin, buğulanmış camında yazılıdır ismin. Çocukluktan beri ismini kazıdım hece hece. Boş hayallerimi seninle süsledim ve seninle mutlu oldum yalnızken. İçini dolduramadım sen yokken hiçbir şeyde ve ömrüm boyunca tek ümidim olan “Sen” her zamanki gibi yine benden uzak ve benden bihabersin sanmıştım.

     Heyhat! Gelip geçiciymiş her şey senden başka. Anlatmak dahi istemedim çocukluğumdan beri seni kimseye. Elma şekerini paylaşmayan çocuk gibi yalnız benimsin sandım. Hayat duruveriyor adın geçtiğinde. Sürekli peşimizde olan ve bundan yılmayan sendin. Varlığının bile ne zaman başladığı meçhul. Uzun zamandır düşlediğim ve ilk kez bu kadar yaklaşmışken korku salanda yine sensin.

Ahmet Sadi  /  Son Gece

Derler ya hani; “İçinin güzelliğini yüzüne vurmuş” diye.

Çok düşünmüşümdür bu sözü, yüzü çirkin olanların içleri de acaba kötü müdür?

Suretleri yaratan, içerisinde bulunan iradeyi olumlu yönde kullanan kullarına karşı mükâfat olarak onları güzel yüzlü mü yapmıştır orasını bilemem.

Ya da yüzü çirkin olup iyi olan birisi yok mudur?

Bir de “Allah çirkin şansı versin”  derler. Ne yani hep kötü olanlar mı kazanacak?

Benim gibi iyi ve güzel yüzlü olanların talihi gülmeyecek mi?

Evet tüm bu cümleleri yakışıklı, güzel yüzlü ve iyi bir insan olduğumu sizlere anlatmak için kurmuştum.

Şaka bir yana Vücut yapısı karaktere tesir eder der Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Marifetnamesinde.

Hem de öyle bir açıklamıştır ki her uzvun, o bedene sahiplendiği karakteristik özellikler yüklemiştir.

Bir gerçek daha vardır ki, herhangi birisinin yüzüne baktığınızda onları az çok seçersiniz.

Size yakın veya uzak olduğunu, anlaşıp anlaşamadığınızı, menfaatlerinizin çatışmasını, kısaca bir insanın yüzüne bakıp ona kendi bol veya kıt kanaatinizle iyi bir not verdiyseniz o size göre iyidir ve içinin güzelliği yüzüne vurmuştur.

Öyle ya karşımızdakini biz değerlendirip ona not verirken, onlarda aynı şekilde bize not verirler.

Onların kişisel menfaatlerine göre kötü kalpli iyi talihli çirkin yada iyi kalpli, kötü talihli iyi yüzlü oluruz.

Bir kıstası ve ayarı olsa da benim değerlendirdiğim insanların iyi olduğu belki de şüphelidir, bana göre iyidir ama arkadaşımın soyunu kurutmuştur.

 

Ahmet Sadi  /  Otobüs

 

“Tarih boyunca varlığı anlaşılamamış, ağızda geçici bir tat bırakan şeker gibidir, bir safsatadan öteye gidememiştir aşk. Sonu bulunmayan, upuzun bir yolda, parke taşlarını kendin oluşturduğun ve her adımında gizlilik saklı bir hayaldir kendisi.”

Ahmet Sadi  / AŞK