Gerilla Pazarlama Örnekleri -1

 
 
 
Gerilla Tipi pazarlamada en yaygın 10 mit
 
Jay Conrad Levinson”a göre Gerilla Tipi pazarlamada rastlanan en yaygın 10 mit şunlarmış.Girişimcilikte başarıya giden yol, bilgece sözler şeklinde gizlenmiş bubi tuzaklarıyla doludur. Gerillalar, gerçekleri fabllardan ayırt edebilirler.
‘Mit: Reklamlarda, broşürlerde ve diğer basılı malzemelerde fazlaca beyaz alan olması iyidir.
 
Gerçek: Müşteri adaylarınız, boş alandan ziyade bilgiyle ilgilenirler. Bir sürü boş alana para verecek güçte olduğunuzu değil, sunduğunuz hizmetin kendilerine ne yarar sağlayacağını bilmek isterler. Genellikle, beyaz alanlar, güçlü fikirlerin, faydalar listesinin ve üretken bir hayal gücünün yerine geçer. Dikkat, boşlukla değil, maddeyle çekilmelidir. Evet, beyaz alan estetik açıdan hoştur; ama kâr etmek daha keyiflidir.
 
Mit: Kısa metin yazın; çünkü insanlar uzun metinleri okumazlar.
 
Gerçek: İnsanlar, uzun kitapları, makaleleri ve mektupları okurlar. Aslında, onları ilgilendiren her şeyi okurlar ve ne kadar çok ilgilerini çekerseniz, o kadar çok okurlar. İnsanlara ihtiyaçlarından fazlasını sunarsanız, ya satın alırlar ya da almazlar. Daha azını verirseniz, hiç satın almazlar; bu kadar basit. Araştırmalar, pazarlama malzemelerinin okunurluğunun, ilk 50 sözcükten sonra ciddi biçimde düştüğünü; ama 50 ile 500 sözcük arasında yüksek oranda okunurluk kaydedildiğini gösteriyor. Bunun anlamı, müşteri adayınız olmayanların, sayfayı telaşla çevirecekleri; aday olanların ise her sözcüğü üzerine basa basa okuyarak mümkün olduğunca çok bilgi almaya çalışacaklarıdır.
 
Mit: Televizyonda zaman satın almak pahalıdır.
 
Gerçek: Bu mit, bir zamanlar doğruydu; ama kablolu ve uydu bağlantılı TV’ler bunu ortadan kaldırdı. Herhangi bir pazarda izlenirliğin en yüksek olduğu saatlerde televizyon reklamı yayınlamanın maliyeti, ABD’de 20 dolar ya da daha az tutuyor; hatta çoğu zaman 5 dolara kadar iniyor. Daha da güzeli, kablolu TV, reklamlarınızın yayınlanacağı kanalları seçmenizi, böylece yalnızca müşteri adaylarınızın yaşadıkları topluluklar için TV reklamı vermenizi sağlıyor. CNN, MTV, ESPN, A? ve The Discovery Channel gibi, uydu aracılığıyla yayın yapan herhangi bir kanalda reklam verebilirsiniz. Kablo şirketleri, spotunuzu yaklaşık 1.000 dolara yayınlayacaktır. 1996′nın ortalama 197.000 dolarlık yapım bütçelerinden dağlar kadar farklı bir durum…
 
Mit: Bifteği değil, cızırtısını satın.
 
Gerçek: Ana fikir, cızırtıyı değil, çözümü satmaktır. Bir şeyi satmanın en kolay yolu, onu bir soruna çözüm olarak konumlandırmaktır. Çözümün değil cızırtının peşindeyseniz, yanlış yöndesiniz demektir. Müşteri adaylarınız cızırtıyı takdir edebilirler; ama gerçekte çözüme para vereceklerdir. Göreviniz, sorunu tespit edip çözüm olarak ürün ya da hizmetinizi sunmaktır. Çözümleri düşünürseniz, çözümleri pazarlarsınız. Cızırtıyı düşünürseniz, cızırtıyı satarsınız. Satışa karşı direnci en düşük seviyede tutarak, sorundan çözüme doğru kolayca ilerlediğinizi göreceksiniz.
 
Mit: Gerçekten büyük pazarlama, anında etkisini gösterir.
 
Gerçek: Birinci sınıf satış, anında etkisini gösterir. Sınırlı zamana dayalı büyük teklifler, anında etkisini gösterir. Ama büyük pazarlama, satıştan ve sınırlı zamana dayalı tekliflerden ibaret değildir. Bunlar, müşterilerin ilgisini çeker; ama müşteriler, size sadık kalmaz ve en düşük fiyatı verene giderler. Büyük pazarlama, kalifiye müşteri adaylarının zihinlerinde ürününüze yönelik bir istek yarattıktan sonra onu satış ve zamana dayalı teklifler ile süslemektir. Hızlı sıçrayışı temel alan bir pazarlama anlayışı, çoğu zaman ilgisizlikle sonuçlanır. Amerika’daki en iyi pazarlama kampanyasının tutunması epey zaman almıştır. Marlboro erkeğine bir sorun. Ya da Yeşil Dev’e. Ya da yalnız Maytag tamircisine. Bu kampanyaların hiçbiri, birdenbire etki göstermedi; aksine, etkisini göstermesi yıllar aldı; üstelik halen etkisini sürdürüyor.
 
Mit: Pazarlama, keyif vermeli ve eğlendirmelidir.
 
Gerçek: Şov işi, keyif vermeli ve eğlendirmelidir. Ama pazarlama, ürününüzü satmalıdır. Bu yaygın mit, insanların eğlendiren pazarlama kampanyalarını sevdiğini gösteren araştırmalara dayanır. Severler; ama asla yanıt vermezler. Yazık ki, pazarlama çevresi, parıltılı ve şaşaalı, esprili ve özgün, özel efektli ve çılgın cıngıllı çalışmalara ödül vererek bu miti besliyor. Bu ödüller, kâr artışlarına verilmeli; başka bir şeye değil. Parıldaması gereken tek şey, bilanço sonuçlarınız olmalıdır.
 
Mit: Pazarlama kampanyası, hep taze ve yeni kalması için düzenli aralıklarla değiştirilmelidir.
 
Gerçek: Somut bir pazarlama kampanyası, ne kadar uzun süre bir ürün ya da hizmeti tanıtıyorsa, o kadar iyidir. Gerillalar, çalışmalarını 5 ya da 10 yıl, hatta daha uzun süre yönlendirecek pazarlama planları yaparlar. İnsanlar, Allstate ile ne kadar süre sağlam ellerde oldular? Rice Krispies, ne kadar süre çatırdadı, çıtırdadı ve patladı? Bu pazarlamacıların, kampanyayı taze tutmak için sürekli değiştirselerdi daha mı başarılı olacaklarını düşünüyorsunuz? Ben öyle düşünmüyorum.
 
Mit: Pazarlama, hatırlanıyorsa başarılıdır.
 
Gerçek: Pazarlama, ürün ya da hizmetinizi kârlı sattırıyorsa başarılıdır. Hatırlanabilirliğin bununla bir ilgisi yoktur. İnsanların pazarlama kampanyasını sevip sevmemelerinin konuyla alakası yoktur. Araştırmalar, pazarlama şeklinizin hatırlanması ile ürününüzün satın alınması arasında hiçbir ilişki bulunmadığını göstermeye devam ediyor. Önemli olan tek şey, insanların satın almaya motive edilip edilmedikleridir. Öyleyse, hatırlanabilirliği, arzu edilirlik kadar hedeflemeyin; çünkü kârlılığı getiren ikincisidir.
 
Mit: Kötü tanıtım, hiç tanıtım yapmamaktan iyidir.
 
Gerçek: Kötü tanıtım, işiniz açısından sakıncalıdır. Hiç tanıtım yapmamak, çok daha sağlıklıdır. İnsanlar dedikoduya bayılırlar. Özellikle, çok kötü bir şey yaptığı için kamu iletişim araçlarına konu olan şirketler hakkında. Gerillalar, tanıtımı sever; ama kötü tanıtımdan uzak dururlar; çünkü bunun yıldırımdan daha hızlı yayılacağını bilirler.
 
Mit: Aslında önemli olan tek şey, dürüstçe kâr etmektir.
 
Gerçek: Zevk sahibi olmak ve duyarlılık da önemlidir. Kamu iletişiminin bir parçası olan pazarlama, evrimsel sürecin de bir parçasıdır. Eğitir, bilgi verir, duyurur, aydınlatır ve insan davranışını etkiler. Bu rollerinden dolayı, kimseyi incitmeme, zevkli ve edepli mesajlar iletme, dürüst olma ve müşteriye fayda sunma zorunluluğu vardır. Bunu yapar ve aynı zamanda kâr da sağlarsa, gerçek anlamda gerilla tipi pazarlamadır.
 
 
Gerilla Pazarlama ve Geleneksel Pazarlamanın Karşılaştırması
 
1. Geleneksel pazarlama der ki; pazarlama için para yatırman gerekir. gerilla der ki; paran varsa yatır, ama önemli olan para değil, enerji ve hayal gücüdür.
2. Geleneksel pazarlama insanların aklını karıştırır mistik bir hava yaratır, gerilla ise açık seçik gerçekleri anlatır.
3. Geleneksel pazarlama büyük iş dünyasına yöneliktir, gerilla pazarlama ise küçük işletmelere yöneliktir.
4. Geleneksel pazarlama performansı satışla ölçer, gerilla ise karlılığı ön plana çıkartır. Gerilla için önemli olan kar etmektir.
5. Geleneksel pazarlama deneyim ve yargılar üzerine kuruludur yani tahmindir. Oysa gerilla psikoloji ve insan davranışları üzerine odaklıdır. Çünkü gerillanın tahminle kaybedecek zamanı yoktur. Gerilla satın alma kararlarının yüzde 90′ının bilinçaltıyla verildiğini bilir.
6. Geleneksel pazarlama önemli olan satıştır der ve satış sonrasında müşteriyi unutur. Gerilla ise müşteriyi her zaman takip eder ve onu asla kaybetmez.
7. Geleneksel pazarlama çizgisel olarak işini büyütmeni söyler. Oysa gerilla pazarlama geometrik artışla işi büyütmeye yöneliktir. Her müşteri için daha fazla işlem yapmak bunun bir parçasıdır. Diğer yöntem ise müşterinizin akrabalarını, arkadaşlarını işin içine katmaktır.
8. Geleneksel pazarlama birden fazla işe aynı anda girer, gerilla ise önce işini yönet, işine odaklan ve ondan sonra başka işe giriş der.
9. Geleneksel pazarlama ayın sonunda gelen faturalara bakar, gerilla ise ilişkilere bakar. Bu ay kimlerle ilişki kurduk diye sorar.
10. Geleneksel pazarlama her zaman “ben” der. Her şeyi bunun üzerine kuruludur. Ama gerilla “sen” der. Gerillanın her şeyi; broşürü, ilanı, web sitesi vb. hep müşteriyle ilgilidir.
11. Geleneksel pazarlama insanlara der ki; “hizmetimin veya malımın faydalarını satın al!” Oysa gerilla insanların problemlerini bulmak ve çözmek üzerine odaklanmıştır.
12. Geleneksel pazarlama “ne satabilirim” der. Gerilla ise “müşteriye ne verebilirim” diye sorar. Geleneksel pazarlama almak-satmak üzerine kuruludur. Oysa gerilla “müşteriye ne verirsem onun işine yarar” diye düşünür.
13. Geleneksel pazarlama reklam, PR gibi geleneksel yolların her zaman işe yaradığını düşünür ve bunlardan birine inanır. Oysa gerilla pazarlama bunların birinin değil hepsinin birden işe yaradığını düşünür. “Bunların bileşimi işe yarar” der.
14. Gerilla pazarlama rakiplerle çok ilgilenmez. Gerilla, “rakipleri unut, senin gibi standardı olanlara bak ve onlarla işbirliği yap” der.
15. Geleneksel pazarlama teknolojiye pek fazla önem vermez, gerilla ise teknolojiyi sonuna kadar kullanır.
16. Geleneksel pazarlama bir avuç pazarlama yöntemi kullanır. Gerilla pazarlamada ise kullanılabilecek 100 ayrı silah vardır ve gerilla bunların içinden seçim yapıp bileşkesini kullanır.Bu 100 silahın 62’si ise tamamen bedavadır.
17. Geleneksel pazarlama bilinç dışını hedefler ve küçük detaylara önem vermez. Oysa gerilla pazarlama bilinç altını hedef alır ve detaylara önem verir. Telefonla konuşma biçimi veya insanları ziyaret şeklinin önemli olduğuna inanır.
18. Geleneksel pazarlama yalnızca pazarlama tanıtımı ile satış yapabileceğine inanır. Oysa gerilla pazarlama satıştan önce rıza almaya önem verir. Önemli olan insanlara çok fazla pazarlama malzemesi göndermek değil, bu malzemeleri göndermek için insanların rızasını almaktır. Satışa değil rızaya odaklanmak önemlidir. Bu durumda sizin malınızı almak isteyenler ihtiyaçları olduğunda ellerini kaldırırıp sizi çağırırlar.
19. Geleneksel pazarlama monologtur, gerilla pazarlama ise diyalogtur. Gerilla her zaman bir sen söyle bir ben söyleyeyim der.
20. Geleneksel pazarlama büyük grupları hedef alır. Gerilla ise küçük grupları ve kişileri hedefler.
Büyük şirketlerin Gerilla Pazarlama stratejisini benimsemeleriyle birlikte gerilla yöntemleri farklı boyutlara taşındı. Amerika’da araba boyunda spor ayakkabılarını yolda giderken görmek mümkünken, Türkiye’de Gerilla Pazarlama daha farklı şekillerde uygulanıyor. Örneğin önde gelen elektronik ve beyaz eşya markalarından birinin bayisi çok yoğun almadığı günlerde kendi logolarıyla donatılmış nakliye aracına bozdolabı, çamaşır makinesi ve televizyon doldurup, sanki satmış ve teslim ediyormuş gibi şehirde dolaştırıyordu. Görenler hem mağazanın adını hatırlıyor hem de bu kadar çok sevkiyat olduğuna göre burada bir kampanya var diye düşünüyordu. Tabi bu da bir yöntem. Unutmayın önemli olan hayal gücü.
 
Gerilla Pazarlama Nedir?
 
Gerilla Pazarlama’nın anafikri en düşük maliyetten en yüksek karı çıkartmak. Geleneksel pazarlama anlayışında pazarlama için para yatırmak gerekiyor. Gerilla Pazarlama’da ise önemli olan para değil hayal gücü. Tüketicilerle, daha doğrusu müstakbel tüketicilerle beklemedikleri bir anda ve beklemedikleri bir şekilde karşılaşmak ve böylelikle akıllarında kalmak bu işin esasını oluşturuyor.
Jay Conrad Levinson, Gerilla Marketing’i şöyle tanımlıyor; ” Bütçesi küçük hayalleri büyük girişimciler için …”
“Guerilla” kelimesi ilk olarak tahmin edileceği üzerine bir savaşda ortaya çıkdı. Köken olarak İspanyolca’dan gelmektedir.
 
 İspanyolların Fransız Napolyan’a karşı 1807 – 1814 yılları arasında sürdürdüğü direnişde ilk defa bu kavram kullanıldı. Çete harbi, çete mücadelesi anlamına gelen “Guerilla”nın zayıfların silahı olduğunu söyleyebiliriz. Taktiksel olarak da düşmana “asker” olarak görülmeden düşmanı püskürtmek, ortadan kaldırmak için kullanılmıştır. Gerilla yada gerilla taktiği ilk olarak “Özgürlük Savaşcısı – Ernesto Che Guevara” tarafından avrupaya tanıtılmıştır. Gerilla taktikleri akılcıydı, dezavantajları avantaja çeviren bir yapıdaydı. Düşmanı moralmen çökertmeyi hedefler ve onlara bir dakika bile rahat vermeden düşmanı heran savaş olurcasına hazır tutmayı hedeflerdi. Düşman birdahaki saldırının ne zaman ve nereden geleceğini asla tahmin edemezdi.
 
“Gerilla Taktiği”nin kullanımı ilk olarak 1960’lı yılların ortalarında Amerika’da “Pazarlama ve Reklam” alanında görülmüştür. Bu yıllarda meydana gelen Vietnam istilası ve oradaki halkın gerilla taktiğini başarıyla kullanması Marketing sektörünü etkilemiştir. Şirketler kendi gelirlerini agresif politikalarla arttırma yoluna gitmiştir.
 
Gerilla ruhunu birkaç kelimeyle anlatmak gerekirse; sabırlı, inatçı, duyarlı, cömert, enerjik, değişime açık denebilir. Firmayı tanıtabilmek için doğrudan posta kartları göndermek, e-posta kampanyaları düzenlemek, ücretsiz bilgi sağlamak için web sitesi hazırlamak, forumlara üye olmak, araba reklamı gibi yöntemler gerilla pazarlamanın en çok kullanılan yöntemleri.
“Guearilla Marketing”in amacı kendi mallarına, hizmetlerine, tekliflerine olan ilgiyi en yükseye çıkarırken bu uğraş için harcanılan kaynakları, masrafları en aza indirmektir. Gerilla Marketing tıpkı bir gerilla savaşcısı gibi dikkati başka bir tarafa çekmeye çalışır. Bunu yaparkende uyguladıkları politikalar “değişik, şaşırtıcı, orijinal, eğlendirici”dir. Her şey küçük bir bütçeyle meydana gelir ve her türlü sektörde kullanılabilir.
 
Gerilla Marketing ilk başlarda sadece küçük firmaların büyük firmalarla daha iyi mücadele edebilmesi için kullanılmıştır. Bundan dolayı gerilla marketing fikrinin öncülerinden Jay Conrad Levinson bu yaklaşımı bir “yıpratma” saldırısı olarak tanımlar.
Gerilla Marketing de önemli olan bir noktada esnekliktir. Şirketler yayılma alanlarının, karlarının, aktivitelerinin azalmasını önlemek için her duruma karşı tıpkı bir gerilla gibi esnek olmalıdırlar. Kaynaklarını yeni fırsatlara hızlı ve en etkin bir şekilde yönlendirebilmelidirler. Pazar da oluşabilecek her türlü durumu önceden tahmin etmek, sonsuz rekabet ortamında ayakta kalabilmek içinde bulundukları durumu iyi analiz etmelidirler.
 
Gerilla Marketing de şirketler Marketing stratejilerini oluşturmak için mutlaka fiyat politikalarına dikkat etmek zorundadırlar. Sundukları ürünler, teklifler şaşırtıcı, agresif olmalıdır.
 
 
 
 
Muharrem Eroğlu
 
 

Her sabah hesabınıza 86.400 altın yatırılan bir bankanın olduğunu düşünün. Gün boyunca, bu altından istediğiniz kadar altını harcamakta veya harcamamakta serbest bırakıldınız. Ancak  bir tek koşulla, o gün size ayrılan altından harcamayı başaramadığınız kısmı, ertesi güne devretmiyor. Yani bir önceki altının tamamını harcamış veya hiçbir bölümünü harcamamış da olsanız, ertesi sabah bankanızın hesabında yine 86.400 altın olduğunu görüyorsunuz.

 

Kendinizi böyle bir durumla karşı karşıya bulsaydınız, acaba ne yapardınız? Birçok insan gibi bu kadar altını hergün harcamak için bir yol bulurdunuz herhalde. Acil ihtiyaçlarınıza öncelik vermeniz mantıklı bir yol olacaktır şüpesiz. Ancak sizden beklenen, bu altını hergün yatıracak bir yer bulup, iyi planlamayla uzun vadede en büyük getiriyi sağlamak olacaktır.

 

Farkında olsak da olmasak da, yaşamımızın her gününde bu durum geçerlidir. Zaman “banka”dır. Ve size her gün istediğiniz gibi harcayabileceğiniz 86.400 saniye verilir. Ve bu saniyeleri kullanmayı başaramazsanız, onları ebediyen kaybedersiniz.

***

 
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde ‘onca ayrılığın birinci dereceden failidir’ denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse…

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!

 
Can Yücel
 
 
Anadoluya doğru yola çıkanlardan biri Ebul Hasan El Harakani Hazretleri. Mevlana ondan övgüyle bahseder. 1033 yılında Karstaki Yahniler dağında düşmana karşı savaşırken şehit düşer.

Kanatlanıp pervaz etmeyi, yükselip gökler ötesi alemlere varmayı kim istemez ki? Gönül Hayatında ‘tevhide ulaşmayı ve ruhani zevklere gömülüp gitmeyi kim arzulamaz ki? Duygu ve düşüncede saflaşıp özüne ermeyi, insani melekelerini geliştirip rabbanileşmeyi kim düşünmez ki? Elbette bunlar dünyaya geliş amacını bilen herkesin hayalidir. Ama herkes böyle olmayı başaramıyor. Çünkü; cismani zevklerden sıyrılıp behimi arzulara başkaldırmak, binbir kötü duygulardan geçerken bedeni hazlara “Evet” dememek, bir çocuk gibi şu dünyanın çamuruna batmamak kolay olmuyor. Evet… İnsanın yürüdüğü yolda veya yolun sonunda “Esfele-i safilin” de var, “Âlâ-yı illiyyîn” de var, şeytanı şeytanlıkta geri bırakmak da. Tıpkı Efendimizin (sas) sevgisi ile kalbi dopdolu olan Ebul Hasan El Harakani Hazretleri gibi. O meleklerin ulaşamadığı ufuklara ulaşanlardan. O sadece Peygamberimizin izini takip ederek insanlığa iyiliği tavsiye edip kötülükten men etmek için Horasandan hicret edenlerden biri.

 
Ebul Hasan El Harakani Hazretleri… O Selçukluların Anadoluya girişini kolaylaştırmak için yola koyulanlardan biri. 1033 yılında Karsta bulunan Yahniler dağında düşmana karşı savaşırken şehit düşüyor. Harakani Hazretleri öyle bir hayat yaşadı ki, ölümünden sonra gelen Mevlânâ Celaleddin-i Rumi Hazretleri gibi birçok zat kendisinden övgüyle bahseder. Hatta asrın müellifi, Ebul Hasan El Harakani Hazretlerini, ölmelerine rağmen halen yeryüzünde tasarrufu devam eden beş büyük zattan biri olarak ifade eder. Çünkü; O daha dünyada iken ahireti görmeyi başardı. İnsanların imanlarının kurtuluşuna hizmet etmeyi varlığının gayesi olarak gördü. Birçok ulema gelip geçmiştir şu hayattan ama en önemli beş büyük zattan sayılmasına rağmen Harakani Hazretleri çok az kişi tarafından biliniyor.
 
Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ve Bediüzzaman Said Nursi kaynaklarında ve sohbetlerinde Hasan Harakaniden övgüyle bahsediyorlar. Ebul Hasan Harakani evliyanın büyüklerinden, insanları hakka davet eden ve kendilerine Silsile-i Aliyye adı verilen büyük alim ve velilerin altıncısıdır. Zamanın hükümdarı Sultan Mahmud-i Gaznevi, onun sohbetinde bulundu. Hatta Ebul Hasan Harakaninin ona bir de hırkasını hediye ettiği bizlere rivayet ediliyor. 963 ile 1033 yılları arasında yaşayan Ebul Hasan Harakani Hazretlerinin asıl ismi Ali b. Ahmet b. Caferdir. Mevlânâ Mesnevisinde ise “Ebul Hüseyn” diye geçer. Prof. Dr. Reynold Nicholson, Mevlânânın Mesnevisine yazmış olduğu şerhte şunlara dikkat çekiyor: “Mevlânâ Celaleddin-i Rumi şiirlerinde her ne zaman “Şeyh-i Din” kavramını kullanırsa bundan amacı Şeyh Ebul Hasan Harakani olmuştur.” Yine Mevlânâ birçok sohbetinde “Bizim söylediklerimiz Ebul Hasan Harakaniden aldıklarımızdan başka bir şey değildir.” diye belirtiyor.
 
Ebul Hasan Harakaninin tasavvufi anlayışında muazzam bir insan sevgisi hakimdir. İnsanlara hizmeti kendi varlığının gayesi olarak kabul etmiştir. “Allahım; Keşke ben ölseydim de, başkaları ölümü tatmasaydı” veya “Keşke bütün yaratılmışların cezasını bana çektirseydiler de, onlar cehenneme gitmeseydiler” sözleri bunun en açık örnekleridir. Hasan Harakani mükemmel bir ruh inceliğine sahipti; “Allahım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme. Zira Ebul Hasanın tekkesinde bir garip öldü derlerse, ben o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim” şeklinde Allaha yalvarıyor. Ebul Hasan Harakani Hazretlerinin irfani açıklamalarını oluşturan “Nurul Ulum isimli eseridir. Bu yazma tek nüsha halinde Britanya Müzesi kütüphanesinde bulunuyor. İlk olarak 1914 yılında İngilizce olarak Prof. Dr. Reynold Alleyne Nicholsonun “The Mystics of İslam” isimli eserinde bir bölümünü tercüme ederek kitabının 5. bölümü olan “Veliler ve kerametler” kısmında yayınlanmıştır. Yine Rus tarihçisi Vasiliy Vladimiroviç Bartoldsda bu eseri, 1929da Rusça ‘İran adlı dergide yayınlamıştır.

Harakani Hazretlerinden çağımıza bir ders

Ebu Hasan Harakani, çağdaş olduğu Ebul Hasan Kureyşi, Ebul Abbas Kassab, Ebu Said, El-Miheni gibi mutasavvıflarla, Gazne Hükümdarı Sultan Mahmud gibi devlet ricaliyle, İbni Sina gibi felsefe ve tıp otoriteleriyle görüştü. Sultan Alparslanın Karsı fethinden (1064) 32 yıl ve Hoca Ahmed Yeseviden yaklaşık bir asır önce Anadoluya müridleriyle gelen Ebul Hasan Harakani, Anadolunun manevi fütuhatının Alperenlik ruhuyla ilk tohumlarını atmış ve ondan sonra Anadoluya gelen Ahmed Yesevinin müridleri Doğuda bu tohumları yeşertmiş ve Anadolu içlerine ilerleyerek buralara yeni tohumlar serpmişlerdir. Ebul Hasan Harakani 1033 yılında Karsta Yahniler dağında şehit düşüyor. Hicri 421-429 yılları arasındaki Kars muharebelerine müridleriyle birlikte katılan Ebul Hasan Harakani, sağ bacağından ve sol omuzundan yara alarak kan kaybından şehadete ulaşıyor. Ebul Hasanın Kars şehrinde türbesinin bulunması, türbedeki kitabenin kendisinden bahsetmesi onun burada şehit düştüğünü ıspatlıyor. Evliya Çelebi seyahatnamesinde 1579da 3. Muradın Lala Mustafa Paşayı İrandan gelebilecek saldırılara karşı Kars Kalesini inşa için gönderdiğinde, Ebul Hasan Harakaninin de türbesinin yeniden inşa edildiği belirtiliyor.

 
“Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünya hırsına sahip alim ve ilimden yoksun sofi” diyerek asrımıza bir ders veren Hasan Harakani, “Nimetlerin en iyisi çalışarak kazanılandır.” demekle de 10. asır öncesinden çalışmanın ve helal lokma yemenin önemini vurguluyor. Meleklerden daha üst mertebeyi kazanmış bu büyük zatların himmeti bitmez, bu dünyadan göçseler bile. Çünkü onlar bu dünyada iken de ahireti görmeyi başarmışlardı. O veya onlar Allah ve Resulünün sevgisini bütün dünyaya yaymaya çalıştılar, sevgi dolu ve aydınlık bir dünya için. Her Müslüman da tıpkı onlar gibi barışın ve huzurun teminatı olmalıdır..
 
 
Orhan Karakaş
 
 
 
Birçok değişik kültürü bağrında taşıyan Anadolu adeta bir tarih kitabı. Ama ne yazık ki bize miras olarak kalan tarihi değerleri ve yapıları gereği gibi muhafaza edemiyoruz
 
Bir anıt bazen bir tarihin doğuş yeri olduğu gibi bazen de bir medeniyetin yokoluş izlerini taşıyabiliyor. Bunlardan birisi de Kars–Ermenistan sınırındaki “Ani” ören şehri.
Ani ören şehrinin kuruluşu milattan önce 130′lu yıllara dayanıyor. İlk sakinleri Asya kökenli Kamsenakarlar. Ani’deki asıl yerleşim ise M.S. 770′li yıllarda bölgedeki en büyük Ermeni Beyliği olan Bagrati Ermenileri tarafından başlatılmış ve Ani Ermenilere uzun yıllar başkentik yapmış. Ermenilerin buradaki yaşamları 1064 yılında Sultan Alparslan’ın Ani’yi fethiyle son bulmuş.

1995 yılında Kültür Bakanlığı tarafından restorasyon çalışması başlatılan ancak yarım kalan Ani harabelerine özellikle Ermenilerin ilgi göstermesi dikkat çekici. Amerika ve Uzakdoğu ülkeleri ile İsrailli ziyaretçileri de var Ani’nin.

Ani harabelerinin Ermenistan ile sıfır sınır olması buraya ayrı bir önem kazandırıyor. Eğer bir gün yolunuz düşerse Ermenistan’a ait nöbetçi kulelerini ve karakollarını görebilirsiniz. Diğer bir önemli özelliği de tüm milletlerin varlığının Ani şehrinde hissedilmesi. Yedi adet giriş kapısı bulunan Ani kentinin bu günkü dış surları M.S 987—997 yılları arasında 2. Sembat tarafından yaptırılmış. Daha sonra Şeddatlılar düzlükte kalan kısımları Selçuklu motifleri ile süslü bir sur ile takviye etmişler.

Timur idaresine geçen Ani, eyalet merkezi olmuş, Moğol istilasında büyük tahribat görmüş. Kimi kaynaklara göre; 1124′te Gürcüler, 1226′da da Harzemşahlar Ani’yi bir süre kullanmış. Diğer bir söylentiye göre ise, 1219 yılında deprem sonucu yıkılmış. Ancak bu tarihten sonraya ait yaşam belirtileri bu söylentiyi doğrulamıyor. Amerika’da yapılan tarihi eser dalındaki bir araştırmada Kars’ta bulunan İpek Yolu’nun da geçtiği Ani harabeleri dünyada 51. sırada yer alarak 250 milyon dolar ödül aldı.

Ani’de önemli yapıtlar arasında; Ebul Muemmeran Camii, Selçuklu Sarayı, Kemserekanlı Kilisesi, Şirli Kilisesi, Genç Kızlar Kilisesi, Kız Kulesi, Mikdat Türbesi, Keçel Kilise, Abughamrent Gregor Kilisesi, Fethiye Camii, Senato Binası, Kervansaray Kilisesi, Selçuklu Hamamı, Menuçehr Camii, surlar ve kapılar bulunuyor. Turizm açısından önemli bir potansiyeli bulunan Ani şehri şu anda yanlızlığa terkedilmiş durumda.

Yasak bölge

Zamanında yeterince korunmayan Ani harabeleri define bulmak umuduyla delik deşik edilmiş. Bugün ise ziyaret edebilmek için bir kaç kurumdan izin almak gerekiyor.

 
Ani harabelerinin bir başka özelliği ise, 1071 yılında henüz Malazgirt Zaferi kazanılmadan önce Türklerin 1064 yılında buradan Anadolu’ya girmeleri. 1064 yılında Sultan Alparslan’ın Ani kentini fethederek Anadolu’nun kapılarının açıldığını belirten Karslılar, Malazgirt’e verilen unvanın Kars’a verilmesini istiyorlar.

Bir kültürler ve milletler resm—i geçidini görmüş olan Ani’de ilginçlikler ve güzellikler oldukça fazla. Burayı gelip görmek herşeye değer…

 
 
Orhan Karakaş
 

 

 

 
 
Nepal’de ölüler yakılıyor. Mezarlıklar yerine, ölüleri yakma yerleri var. Bunların hepsi akarsu kenarlarında inşa edilmiş; çünkü cesetlerin külleri suya dökülüyor. Normalde 5 dolara ceset yakmak mümkün iken, mafya grupları, ceset yakmak için kullanılan odunların fiyatlarını artırdığı için parası olmayanlar ölülerini topladıkları tahta parçaları ve çalı çırpı kullanarak nehrin kıyısında yakıyorlar. Törende, ilk ateş ağızdan veriliyor; babayı mutlaka büyük oğul yakıyor. Oğlu tarafından yakılamayan bir baba cennete gidemiyor.
 
 
 
Nepal her ne kadar Hindistan’ın bir parçası gibi görünse de kendi başına bir ülke. Ama Hindistan ne kadar zengin ise Nepal o kadar fakir. Nepal, ‘dünyanın damı’ olarak adlandırılıyor. Muhteşem doğal güzellikleri ve kültürel zenginliğiyle dünyanın büyük ilgisini çekse de, geri kalmışlıktan kurtulamıyor. Yüzlerce yıldır hanedanlık tarafından yönetilmesine rağmen, ABD burada da belirleyici bir konumda ve kralı destekliyor. İşsizlik ve yoksulluğun pençesinde bir ülke olan Nepal’de, işçi sınıfı daha çok büyük kentlerde görülebiliyor. Ülkenin büyük bölümünü kırsal alanlar oluşturuyor. Sanayi ise yok denecek kadar az ve işsizlik problemi çok fazla. Turistlerin sağladığı ekonomik potansiyelle ayakta durmaya çalışıyor. Dünyanın her tarafından akın akın insanlar bu gizemli ülkeyi gezmek için geliyor. Buna rağmen ekonomik sıkıntıları fazla olan halk, çok zor şartlarda yaşam mücadelesi veriyor.
 
 
İnsanların yaklaşık yüzde 30′u sokakta doğuyor, sokakta yaşıyor ve sokakta ölüyor. Başkent Katmandu’da en işlek caddelerde bile kaldırımlarda ve yol kenarlarında yatan insanlara rastlamak mümkün. 23 milyon nüfusa sahip Nepal’in vatandaşlarından yaklaşık 5 milyonu, başka ülkelerde ekmek parası kazanmaya çalışıyor.
 
 
Nepal’de, binlerce sözde tanrı ve yüzlerce din var. Nepal’de çoğunlukla Hinduizm ile Budizm birbirine karışmış. Nepal halkı, önüne hangi tapınak çıkarsa orada dua ediyor ve oranın tanrısına tapınıyor. Nepal’de ölüler yakılıyor. Mezarlıklar yerine, ölüleri yakma yerleri var. Bunların hepsi akarsu kenarlarında inşa edilmiş; çünkü cesetlerin külleri suya dökülüyor. Normal olarak 5 dolara ceset yakmak mümkün iken, mafya grupları, ceset yakmak için kullanılan odunların fiyatlarını artırdığı için parası olmayanlar ölülerini topladıkları tahta parçaları ve çalı çırpı kullanarak hemen nehrin kıyısında yakıyorlar. Asıl ölü yakma yerlerini kullanamıyorlar. Nepallilere göre; insan en çok günahı ağızdan işlediği için, ilk ateşi ağızdan veriliyor; babayı mutlaka babanın en büyük oğlu yakması gerekiyor. Bu çok mühim, oğlu tarafından yakılamayan bir baba cennete gidemiyor. Onun için erkek çocuğu olmayan bir kadın hiç makbul değil, adeta ailenin yüz karası sayılıyor.
 
 
Bir de, ilginç makyaj ve kıyafetlerle tapınaklarda beslenen, sadakalarla yaşayan din adamları var. Nepal’de bu din adamları yakılmıyor, öldüklerinde gömülüyorlar. Çünkü; onlara göre bu din adamları zaten cennetlik ve yakılmaya ihtiyaçları yok. Yakılma hadisesinin yarım asır önce daha korkunç biçimde yaşandığı ifade ediliyor. 1950 öncesinde ölen bir erkeğin cesediyle beraber eşi de canlı olarak yanına bağlanarak yakılıyormuş. Ancak kadınlarda yaşanan canlı yakılma korkusu yüzünden meydana gelen bunalımlar üzerine, halk tarafından tanrı olarak kabul edilen kral tarafından yasaklanmış. Buna rağmen, kocasının cesediyle beraber yakılmayı isteyen kadınların da mevcut olduğu anlatılıyor. Bunlara halen kırsal kesimlerde rastlanabiliyor. En makbul olanı, başkent Katmandu’da merkez tapınakta bulunan nehrin kıyısında yakılmak. Her gün yüzlerce ceset yakılmak için buraya getirildiği için, şehrin üstünde duman ve yanan et kokusu eksilmiyor. Nehre bir taraftan küller atılırken diğer taraftan insanlar bu sularda yıkanıyor.
 
 
Buna, Sati (dul yakma) diyorlar. Efsaneye göre binlerce sene önce Sati adlı bir Mihrace karısı, kocasının ölümüne o kadar çok üzülmüş ki adamın cesedi yakılırken çıkmış ateşin üstüne bağdaş kurmuş ve diri diri yanmış. Ondan sonra da bu adet dini bir vecibe halini almış. Kocası ile beraber yakılan kadının 35 milyon sene cennette yaşadığına inanılıyor. Eğer koca, uzak bir yerde ölüp yakılmış ise kadın tek başına yanıyor ve o zaman da cennette yaşama müddeti 65 milyon seneye çıkıyor.
 
 
Nepal’de, Jain inancı mensupları hep ağızları kapalı olarak dolaşıyorlar. Bunu havada uçuşan sinek ve böcekleri yutmamak için yapıyorlar. İnsanların öldükten sonra başka bir yaratık olarak yeniden doğacaklarına inananlar, ‘Belki benim dedem bir sinek, büyük dedem de bir böcek. Onları yutmamam lazım.’ diyerek ağızlarını örtüyorlar.
 
 
Nepal’de ibadet çeşitleri oldukça fazla. Her köşe başında bulunan putlara ve heykellere bir avuç pirinç, birkaç yaprak çiçek atıyorlar. Bir de silindir şeklinde dua tekerlekleri var. Bu nesneleri çevirerek ibadet ediyorlar. Üzerlerinde ve içlerinde sözde dualar kazılı olan bu tekerlekler döndükçe dua etmiş oluyorlar. Tapınakların önündeki çanları arada bir çalmak da kötü ruhları kovduğu için bir nevi ibadet sayılıyor. Birçok tapınağın içine kimse giremiyor. Senede bir, vazifeli bir adam içeriden sözde tanrıyı çıkartıyor, onu tahta tekerlekli bir arabaya bindirip binanın etrafında dolaştırıyorlar. Bu merasime milyonlarca insan katılıyor. Çok fakir olan Nepal ahalisi, bu tapınakları ve oradaki heykelleri altınla kaplamak, mücevher ile süslemek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor. Nerede ise kendileri yemiyor, tanrılara yediriyorlar.
 
 
Orhan Karakaş