Kimi görsem yüzünde bir göz yarası, gönlünün karanlığına bırakılmış bir yüz parlaklığı.

Adın yeni bir anlamdı türkçede.Ne zaman şiir yazsam sana, içinde ne kadar gizli özne varsa hepsi deşifre edilşmiş mısralardaki buğulu bir edebiyat kaygısı…

Bütün sözler özünde kalmış aslında yani söylenecek çok söz yok özünde ve özünde tek söz bir çift göz olmuş söylenmeyen …

Öyle yüksek makamlarda çalıyordu paslı bir keyifle duyduğum herşarkı ve ben yüzüne yapılmış her şarkıya özenle vokal yapıyordum kendime…

Yüksek rakımlardan düşmüş bu aşk, bir yayla molası arasında;
üşütecek kadar yalnızdı bu zılgıt melodisi

ve özletecek Kadar çok kilometre vardı gözlerim ile yüzün arasında.

Nerdeyse araya bir şehir sığacaktı…

Tutunacak kadar gerçekçiliği vardı hala, resmi tutanaklarda bu suçun.

Sırf sen bakıyorsun diye gözüne değen iklim,
ilk kim ortak olursa bu suça onun gözünde eylül kalacaktı hep…

Mesut DURSUN (mda)
 
Başka zamanlarda kavuşmalı; terkedip bir ayrılığı

gözlerinde,başka bir ayrılığa koşmalı.

Savurulmuş pencerelerde avutulmuş

yalnızlıklar beklemeli gözlerin…

Aşk-ta solcudur bedende,

yükü sağ/ırlaşır sol/muş umutların ve

kertmesi değilmidir aşk zaten bütün yalnızlıkların?

Sıcak bir iklimdi hüzün;

iliklerime iliklediğim güzelliğin.

Şimdi, artık ben de/sen/ de yetmiyecek sana içindeki sen

ve sen Aşk-ın ince zar/ında gördüğüm tek düş/eşimdin.

 
Mesut Dursun (mda)
 
Seni tam’layabilmek adına

eksiliyor ve eskiyor,her geçen gün

içinde yalnız sen olan yanlızlığım.

Küçük bir kız çocuğu yüzünde,

kaskatı kesiliyor ve kesildikçe kanıyor,

kasvetli gülümsemen.

Benim yüzünü benimsemem;

bunun içindi belkide,

teninde terkedilmiş olan açık yaralar

ya benim/se diye

Mesut Dursun (mda)

 
Sen, bilmediğin bir ‘olacak’ kaygısıyla korkutuyordun kendini ve sırf bu korku yüzünden bütün kapılarını kapatmıştın aşk-a. Öylesine alıştırmıştın ki kendini bu korkuya bazen bütün hayatını etkiliyordu ve o kadar çok güveniyordun ki hastalıklı duyguna yanılmadığın sürece hep mutlu olacakmışsın gibi geliyordu sana. Karanlık bir beklentiydi oysa seninkisi, aysız bir gece gibi…

Durduğun yerde durmuyordun hiç, nasıl olsa o hep gelecek arkamdan inancıydı seni rahatlatan. Bir şehirden başka bir şehre yolculuğun bu yüzden di hep…

Bir boşluktan başka bir boşluğa kaçışın…

O derin boşlukta büyüyordu oysa sana olan eksiksiz sevgim, arkanda bıraktığın her şehir, tahammülsüz bir boşluk oluyordu ve ben o sevgisiz o derin boşluklarda senden geriye kalanları seviyordum nedense. Hayat tarafından reddedilmiş basit ve çelimsiz isteklerimi biriktiriyordum o derin boşluklarda.

Zamanla o kadar çok büyüdü ki o derin boşluklar ikimizi de içine aldı sonunda çırpınışlı bir yalnızlıkla beraber. Eksik anlatılmış bir cümlenin yâda tam anlaşılmamış bir paragrafın küskün iki satırıydık.

Böyle olmasını biz istemiştik; Sen ve Ben…

Gitmem gerekiyor buradan, bu şehirden, başka insanlar tanımak, yeni yerler görmek istiyorum diyordun hep… Bu sana iyi gelecekti öyle zannediyordun. Ben bütün bunlara ne gerek var diye düşünürken; aklıma hep hayat bize hak ettiğimiz mutluluğu vermeyecek belki de yeterince fazlasını verdi zaten demen geliyordu…

Beklide hayatın bize mutluluk vermeye ihtiyacı yoktur.

Bir kaç ay fazla çalışır biraz para biriktiririz sonra yanımıza birkaç parça yazlık elbise, aklımıza da düşlerimizi alıp tatile çıkarız. Güneye ineriz, bu mevsimde şimdi oralar daha bir güzeldir. Hem güneşte vardır orda, bu şehirde titremeye yüz tutmuş düşlerimizi ısıtırız avuçlarımızda beraber.
Eğer terk edilecekse bir şehir beraber ederiz derdim sana hep…

Ama sessiz ve acılı bir sabahı yalnız bana bırakarak terk etmiştin evimizi. Sevincimizi ve olası bir mutluluğu tek başına bırakarak…

Nasıl renk değiştirmişti gökyüzü, sanki hissetmiş gibi gidişini, haykırırcasına ve bana bir şeyler belli etme çabasında olmasını anlamıştım. O kadar çok şaşırmamıştım, alıştırmıştın çünkü bu duyguya önceden beni.

Beni en çok yoran benle yaşayan suretin..Beni en çok anlayan da o… en çok dinleyen de.Bazen o bile susuyor çaresizliğime,ağlamaklı oluyor belli belirsiz mahcup bir pişmanlıkla…

Tabiat devamlı yeni bir gün üretiyor kendinden, güneş bir doğuyor karanlık bir aydınlanıyor, sonra güneş yine batıyor, şehir ıssızlaşıyor bir an sonra ışıklanıyor yavaş yavaş, caddeler, açık dükkân vitrinleri, evler bir bir aydınlanıyor; şehrin en aydınlık yeri ise sevgililerin buluşacağı yer, gündüz gibi oluyor ortalık birden karşılıklı bakışlarda…

Ben en çok da akşamları eksiliyorum, burada.

Televizyona takılıyor gözüm bir ara, bir şair in konuk olduğu programa…
Sunucu; siz hayatı nasıl bu kadar güzel analiz etmeyi başarabiliyorsunuz? Diye soruyor, sair;’ben kime âşık olduysam, kimi derinden sevdiysem hep uzakta kaldı ya da onun uzakta bıraktığı birisi vardı’ diyor. Donup kalıyorum orda bir müddet sonra kendime geldiğimde acaba uzakta kalan benmiydim yoksa uzakta bırakılan mıydım diye soruyorum kendime ama nafile cevap yok, cevap verecek kimsede yok zaten.

Kapatıp televizyonu mutfağa gidip bir kahve yapmak istiyorum kendime, sadece ikimiz için aldığımız fincanları görüyorum, seni görüyorum sonra. Gittikçe çoğalıyorsun aklımda, her gün biraz daha fazlalaşıyorsun. Evin her tarafında sen varsın, baktığın her yer dokunduğun her şey sen oluyor aniden, karşı konulmaz güzelliğin beliriyor duvarlarda sonra.

Önceden; ne kadar çok korktuğundan bahsederdin hep yalnız kalmaktan, bunu söylerken eskide bırakılan bir çocuk yarasını hatırlar gibi yeni doğmuş nur topu gibi bir mutluluğu kundaklarmış gibi sahip çıkardın acılarına. Oysa zaman hep ölü sevinçler doğuruyordu avuçlarıma. Ben o sevinçleri biriktiriyordum gizli, kimsenin bilmediği sığınaklarda.

Senin yüzüne aşk yapışmıştı artık bu şehirde…

Hangi toprağa sürersen sür, hangi yağmur suyuyla yıkarsan yıka çıkmayacaktı. Nereye gidersen git gittiğin her şehrin en görkemli yerine çizilecekti resmi yüzünün ve herkes bilecekti yüzünde aşk sakladığını.

Sıradan bir ayrıntıydı sana olan kırgınlığım, hayatın ortasında bırakılan ve zamanın çokta üstüne düşmediği. Bazen her şey o kadar olağan ve sıradan geliyor ki kalabalığa karışıp izimi yok ettirim zannediyorum, sonra bir çocuk ağlayarak uyanıyor rüyasından aklımda, imkânsız bir şey olduğunu anlıyorum yapmaya çalıştığımın dünyanın en ciddi kalabalığı bile yalnız kalıyordu yanımda. O kadar çoktun ki aklımda…

Her şey yokluğun oluyordu baktığım, yastıktaki kimsesiz saç telleri, duvardaki gözlerin ve yaz akşamlarında balkonda bıraktığın kahkahanın soğuk yalnızlığı. Ne yana baksam yokluğun oluyordu o yer.

Acıtan, kanatan yokluğun…

Sırasını bize vermişti oysa mutlu olmanın tedirginliğini şimdi ise işgal edilmiş başka sevgililer tarafından, yağmalanmış, harap düşmüş sevinçler verilmiş kullanılmak üzere tek seferlik.

Dışarı çıkıp biraz yürümem lazım sanırım, saatlerce belki geceye kadar. Caddenin boşluğunda ilerlerken şehir kütüphanesini geçtiğimi fark ediyorum, içeri girip bir şeyler okusam iyi gelir diye içeri giriyorum ve raftan elime kütüphanenin en kalın atlasını alıyorum. Unutulmuş süsü verilen bir köşede o atlası okuyorum, okudukça çocuk oluyorum sonra büyüyorum bir tarafım çocuklukta kalıyor ama bu ziyan edilmiş sevda atlasında…

Ben hala karşı koyulmaz bir merakla seni düşünüyorum, sesine ortak olan sesi, fark ettiğin de seni gecenin, feri kaçmış gözlerini ve uyurken aklından çıkartıp yanına koyduklarını, burada bıraktığın beklentilerinin, beklenmedik bir zamanda karşına çıkıp çıkmadığını, teninde kendini keşfeden iklimi, her şeyi…

Burada güneş bizi fazla ısıtamamıştı, soğuk bir yalnızlıkla baş edememişti bu sıcak iklim ve tüm diretmelerime karşı zaman bu yalnızlığa takipsizlik kararı vermişti.

Mesut Dursun(mda)

 

Bir kitabın son paragrafındaki ana fikirdi düşüncemin orta yerinde oturan yüzün
ve hüzün darp edilmiş gündüzlerde bir harpten geriye kalan çerçevesi kırık bir hayattı.

Eski bir şehirde şuuru açık mutlulukken aşk,içinde gereğinden fazla gerçek olmayan
ve henüz kimse bilmiyordu; periyodik çetvelde aşk
hangi iki elemente denk düşüyordu doğada bulunmayan.

Mukavva mutluluk taşıyordu her kırılgan mevsim bu yol güzergahında
ve gelen her yeni bahar,bir öncekinin yerini alıyordu gözlerinde.

Gelişi güzel yaşamın ortasında yürürken, yol ortasında bırakılmış her sevinç
bir sokak ressamının beyaz sayfasındaki yüzünde,
siyah kurşun kalemiyle dönüşüyordu, tabiata aykırı bir iklime…

Mesut Dursun(mda)

 
 
Bir giz’in arkasına gizlenmişti, benim sana karşı
gizliyemediklerim…

Sislenmiş ayrılıkların, sızlanmış acılarını tekrar ediyor
gözlerinde hayatın ve
yüzünden düşen bir şarkının tiz’leri kanıyor…

Biz bir şiirde yan yana gelebiliriz ancak,
Herhangi bir şair’in iki dizesinde;

”ve”
 
bağlacını kullanarak.

Başka bir ihtimali yok sayarsak…

Mesut Dursun(mda)


Aklımın muhafazasındaydı , hüzünden muhaf yüzün.

Bir tarafı acı ,bir tarafı sancı tuhaf bir güzergahtı, sana varan
tüm yollar.

Ya sıradan dı yada ardında bir sır vardı mutlaka ve umutla
sakladığım bakışlarının.

İzahında şekillenmişti oysa adın; adım adım,
bana ait bir ömrün

Ve ben;

Yüzünün coğrafyasında saklanan bir iz düş/üm…

Mesut Dursun (mda)

 
 
Herkes en az bir kez ayrılığa
tabi tutulmuştur,

dili tutulmuş aşklarda.

‘Hoşçakal’ unutulmuş süsü verilmiş
bir kelime iken bakışlarda;

gelenekmiydi yoksa,kalanın gidene
‘güle güle’ demesi…

Ayrışmış ayrılıklarda,giderken bir kalp
nasıl gülebilirdi ki?

Mesut Dursun(mda)

 
 
Bir giz’in arkasına gizlenmişti, benim sana karşı
gizliyemediklerim…

Sislenmiş ayrılıkların, sızlanmış acılarını tekrar ediyor
gözlerinde hayatın ve
… yüzünden düşen bir şarkının tiz’leri kanıyor…

Biz bir şiirde yan yana gelebiliriz ancak,
Herhangi bir şair’in iki dizesinde;
‘ve’ bağlacını kullanarak.

Başka bir ihtimali yok sayarsak…

Mesut Dursun(mda)

 

Durup durup senden kaçmak.

yorulunca durup ardına bakmak sonra.

Bir görünüp bir saklanmak, yada

baktığın yerde kalmaktı aşk,

süresiz zamanlarda…

Ben, yüzüme değen her yeni gözü,

ihanete tam teşebbüs sayarım sana

ve

benim içinde bulunduğum yanlızlıktı,

sana rağmen sana değer

seni sevmek adına.

Senin yüzüne gözüm değmişti artık,

değişmişti yüzümdeki parlaklık

ve benim; bu saaten sonra

güneş bile gözüme alacakaranlık..

Mesut Dursun(mda)

Toplam 2 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12