Yazının başlığı aslında bir film ismi… Orijinal ismi “Everybody is fine”… Filmi seyredeli bir hafta oldu. Ne yalan söyleyeyim, filmin konusunu bilmiyordum, içinde Robert De Niro var diye seyrettim. Ama seyrettiğim için kendimi tebrik ettiğim çok az sayıda filmlerden birisi oldu bu eser.

 

Filmin başlangıcında yalnız başına yaşayan emeklilik yaşında bir adam çıkıyor karşınıza. Eşi ölmüş, çocukları uzakta bir adam… Adamın tesellisi çocuklarını nadir de olsa bir sofra başında bir araya getirebilmek. Davet ettiği çocuklarının, bir bir telefon ederek çeşitli gerekçeler öne sürüp “Baba biz gelemeyeceğiz, kusura bakma” demeleriyle devam ediyor film.Sonrasında doktorunun yasaklamasına rağmen ciğerlerinden hasta olan babanın “madem onlar gelmedi, ben giderim” diye çocuklarını ziyaret etmek istemesiyle filmin esas konusu beliriveriyor.

 

Babalarının zannettiğinden çok farklı yaşayan çocuklar çıkıyor karşınıza. Babanın “çocuklarım için en iyisini ben bilirim, onların yolunu ben çizerim” tavrı sebebiyle senelerce hayat standartlarını babalarından saklayan çocuklar çıkıyor karşınıza. Her şeyden haberdar olan ama babanın muhtemel tepkisi sebebiyle her şeyi saklayan ölmüş bir anne profili çıkıyor karşınıza. Filmde, saklama eğilimi çocuklarda o kadar baskın ki, uyuşturucu kullanan kardeşlerinin ne durumda olduğunu babalarına aktaramayan çocuklar çıkıyor karşınıza. Çocuğunun olduğunu saklayan bir kız evlat, eşiyle arasının kötü olmasını saklayan yine bir kız evlat, mesleğini saklayan bir erkek evlat, babasını arkadaşından ödünç aldığı evde ağırlayıp “bu benim kendi evim” imajı veren bir kız evlat, artık hiçbir şey saklamak zorunda olmayan uyuşturucudan ölen bir erkek evlat. Hatta çocuğunun hiç te iyi olmayan ders notlarını “çok iyi” diyerek dedeye aktaran bir kız evlat… Hepsi bu filmde… Karamsar bir tablo çizdiğime bakmayın, film mutlu sonla bitiyor.

 

Film senaryosuyla bağıra bağıra, “çocukların hayatına ve geleceğine yularından tutup zorla çekilen at muamelesi yapamayacağımız” mesajını veriyor. Ben bu filmden “çocukların hiçbir şeylerine karışmayalım, ne yaparlarsa yapsınlar” mesajını almadım. Ama “çocuklarımıza rağmen, ikna etmeden onların hayatları adına yönlendirme yapmayalım” mesajını aldım.Yanlış hatırlamıyorsam filmde şöyle bir söz de geçiyordu.Babanın dilinden çocukları için dökülen bir söz: “Onlar mutluysa ben de mutluyum”.

 

Çocuklarımıza rağmen onların mutluluğunu düşünmek abes bir çaba, hayırlı bir ömür geçirmeleri adına, onlara yaşam kılavuzluğu yapmak eli öpülesi bir çaba gibi geliyor bana.

 

Filmi anlattık, tadını kaçırdık ama yine de seyretmenizi tavsiye ederim. Muhabbetle kalın efendim…

 

Gökmen Tansukalp

 
 

Komşuya misafirliğe gittiniz, güzel bir hamur işi yediniz. İlk defa tattığınız bir lezzet ama “bunu evde bir de ben deneyeyim” dediniz. Ne yaparsınız? Tabii ki komşudan tarifini alırsınız.

 

 

 

Eşim, bir komşudan böyle tarif alıyor ve cevizli ekmek yapıyordu ama her seferinde taş gibi oluyordu. Ben de zorla yiyordum ama bir şeylerin eksik olduğu belliydi. Bir gün eve geldiğimde harika bir koku ve yumuşacık cevizli ekmek karşıladı beni. Ben çok anlamam ama yağ probleminden dolayıymış cevizli ekmeklerin sert olması. Nitekim yemeden iyi anlarım ve afiyetle yedim.

 

 

 

 Baharatçı Hüseyin var Yalova’da bilenler bilir. Aktar malzemeleri satıyor kendisi. Hüseyin Abi’ye gittim ve ondan elimin aşırı kurumasına derman olacak bir krem istedim. O da tereyağımsı kokan hani ekmeğe sürülse sürülecek, üzerine kekik serpilse yenecek türden kendi imalatı bir krem verdi. Dedim: “Abi bu resmen içine un katılmış tereyağı gibi, bizim sürdüğümüz mandalina kokulu kremlere hiç benzemiyor, ben bunu nasıl sürerim elime, biraz zor olacak gibi. Ne var bunun içinde?” dedim. Hüseyin Abi: “Tereyağ var, başka şeyler de var ama püf noktası, söylemem” dedi. Esnaflıkta olur böyle dedim ısrar etmedim ama verdiği krem iyi de geldi. İçimde şüphe kalmadı değil “sadece buzdolabındaki tereyağı da işimi görür müydü” diye ama hiç denemedim elimin üzerine tereyağı sürmeyi. Güvendim Hüseyin Abi’ye.

 

 

 

Dört sene fakülte okuyup öğretmen olamayan arkadaşlarım var. Mesela Tarih bölümünü bitirmiş ama öğretmen olamıyor. Sebebi ise öğretmenlik için yapılması gereken tezsiz yüksek lisans şartını yerine getirmemesi.

 

 

Aile içi iletişimde durum yukarıdakilerden farklı değil.

 

 

Kimi ailede iletişim, kıvamında yemek gibi, kimi ailede ise yağı eksik cevizli ekmek gibi. Kimi anne, baba veya çocuklar benim gibi uyanıklık yapıp “sadece tereyağından krem olur mu acaba” diyorlar. Yani “okula gönderdim, o kadar para verdim tamam” diyen anne-baba veya “tamam okula gidiyorum ya benden ne istiyorlar” diyen çocuk, benim gibi uyanıkça düşünüyor.

 

 

 

Kimi anne-baba-çocuk ise iletişimde, tezsiz yüksek lisans yapmaya gayreti olmayan fakülte mezunu gibi. Evliliğin yeterli olduğunu düşünüyorlar, aynı fakülte mezunu olup öğretmenlik bekleyen arkadaşım gibi. Bir ev ve içinde yaşandığı için aile gibi duruyorlar yoksa içindekilerin iletişimde olma gibi gayretleri yok.

 

İşin garibi, insan, aile saadetini midesi kadar düşünse birçok problem çözülecek ama tuzu eksik yemeğe tuz atmaktan daha mı zor iletişime geçmek için yollar aramak…

 

Püf noktasını hep gırtlak için mi düşüneceğiz yani?

 

 Gökmen Tansukalp

 
 

 

Artık berbere gittiğimde, tıraş olurken ustanın etrafında dolaşan, ustanın el hareketlerine meraklı gözlerle bakan, bakmadığı her an ustadan azar işitme ihtimalinin mahcubiyeti yüzlerinde okunan, tıraş bittiğinde palto tutan, yerdeki saç artıklarını temizleyen, fır fır ortalıkta dolaşan küçük çocuklar göremiyorum. En azından okul sezonunda durum böyledir herhalde. Usta tıraşını bitirdikten sonra yere düşen saç artıklarını kendisi temizliyor. “Getir Mustafa Amca’na bir çay bakalım” denilmiyor, diyafona basılıp “12’ye üç çay” deniliyor.12 berberin kod numarası bu arada…

 

Berbere bir ara dedim ki “Abi sizin iş kıyak, bir sivri akıllı çıkıp  -saçın uzamasını sağlayan geni bulduk, genle öyle bir oynuyoruz ki son olduğunuz şekilde kalıyor tıraşınız- demedikçe sizin meslek ölmez”.O da cevap verdi : “Abi, alttan yetişmiyor”.Ben bu lafı “saç alttan yetişmiyor” diye anlayınca komik duruma düştüm ve bu komikliğimi verdiğim cevapla da pekiştirdim: “Ama Bioxcin falan mı nedir, onlar var ya, saç çıkarıyormuş diyorlar”

 

Siz anlamışsınızdır da yine söyleyelim, berberin söz ettiği “Alttan yetişmiyor” olayı meslekten çırağın yetişmemesiymiş. Berber ekledi: “Liseli çocukla, kazık kadar adamla olmuyor bu iş. Geliyor, iki azarlayınca küsüp gidiyor, saç, kıl temizle diyorsun, uzay mekiğiyle dükkana gelmiş gibi bakıyor, makas tutuşuma bakması gerekli, o cepten mesajla meşgul. Biz böyle miydik hocam, tir tir titrerdik azar işitmeyelim diye”.

 

“Zorunlu eğitim var ya hocam, 15 yaşından sonra gelen çocuk zor öğreniyor bu mesleği, 15 yaşından önce de ancak yaz tatillerinde gelebiliyorlar. Gelenlerden de, ağaneneme tatile gidiyoruz deyip ayrılanı mı ararsın, fön makinesi arakladığı için kovulanı mı ararsın” dedi berber.

 

Berberin söylediğine göre çok kabiliyetli çocuklar çıkıyormuş aralarından ama okul sezonu gelince pratik yapmamaktan unutuluyormuş. “Hocam hazır meslek, çocukta matematik 1, fen 1 ama makas tutuşu 10 numara. Ziyan oluyor vallahi” diye yakınıyor berber.

 

Tıraş oldum, saç fazlalıklarından kurtuldum ama kafamı bir sürü soru da meşgul etmeye başladı. Doğal olana müdahale mi ediliyor acaba. Yetenekleri çeşit çeşit olan bir sürü öğrenciye birçok akademik bilgi verilerek, bu bilgileri hazmedemeyen de “yeteneksiz” diye etiketleniyor mu acaba?

 

Galiba öyle ama bunun çözümü de çocuğu okuldan uzaklaştırmak değil sanırım.12 yaşında, temel 5 senelik eğitim alındıktan sonra iş hayatıyla çocukların eğitimini uzlaştıran bir proje,  isteyen anne babaların önüne bir seçenek olarak sunulamaz mı acaba…

 

Yok böyle olmaz bence… Önce doğru ve dürüst bir bakış açısı gerekli… “Hocam manav olsun ama üniversiteli olsun” diyerek çocuğu ne manav ne de üniversiteli olamayan anne baba zihniyetinin de değişmesi gerekli.

 

Üniversite bitirmek son zamanların en büyük modası ama moda defilelerinde görülen elbiseler nasıl “Bunları da kim giyer kardeşim” diye karşılanıyorsa, hayatın kendisiyle ilgisi olmayan diplomalar da hayatın üzerine dar gelen elbise gibi duruyor maalesef…Her moda iyi değildir, vesselam….

 

Gökmen Tansukalp

 

Şimdi dershanede görevli bir arkadaşım borsa tutkunu bir dostundan bahsediyordu. Ağzında devamlı ıslandığı için bir yenisiyle devamlı değiştirilen kürdanla neredeyse 8-9 saat ekonomi kanalı izleyen, televizyon ekranının altından geçen yukarıyı ve aşağıyı gösteren kırmızı ve yeşil oklara bazen cennete girmiş gibi bazen de iğnenin üzerine oturmuş gibi tepki veren bir arkadaşından bahsediyordu. Bu arkadaş işi biliyormuş, borsadaki danışmanları aracılığıyla anlık alım satımlar yapıyor ama doyumsuzmuş, hep daha fazlası olsun istiyor bu yüzden bir ayda kazandıklarını bazen risk aldığı için iki günde kaybedebiliyormuş.

Yalova Anafen Dershanesi’nde yıllar önce kayıt kabul kısmında oturuyordum. Bir öğretmen arkadaşla muhabbet ediyorduk. İçeriye bayan bir veli girdi. Sınıf öğretmeni hemen oraya davet edildi ve veli-öğretmen görüşmesi başladı. Velimiz öğrencisinin netlerinin artmadığından şikayet ediyordu. Bu durum için çocuğunu suçluyordu. Suçlamakta haklıydı çünkü 1,5 ay içerisinde 2 net dahi olsun netleri artmamıştı. Veli çocuğunun yeterli çalışmadığından, derslerini özensiz yaptığından, odasına girdiği zaman ne yaptığı konusundaki şüphelerinden de bahsediyordu. Üzüldüm; anne, sıkıntı içerisindeydi ve çözüm arıyordu. Görüşme bitti, veli ayrıldı. Öğretmenimiz oturdu koltuğa, şakaklarını iki elinin arasına aldı ve rahatlamaya çalıştı.

  “Hayırdır hocam” dedim. “Hocam bu öğrencimiz sence başarılı mı yoksa başarısız mı?” diye soruma soruyla cevap verdi. Bir yandan da karnesini çıkartması için kayıt kabul görevlisi arkadaşa ricada bulundu. “Anladığıma göre çalışmayı sevmeyen ve annesini bu yönüyle deli eden ve bunda gayet azimli ve başarılı bir öğrencimiz var” dedim. Karneyi çıkarttı, gülerek önüme uzattı ve ekledi: “Birinci golü yediniz hocam”. Haklıydı çünkü öğrencinin netleri 100 üzerinden 94-96 aralığında oynuyordu. Karneye baktım, isme baktım, bilgi işlemciye bir numara mı var bu işte diye kaş göz işareti yaptım. Bilgi işlemcinin elleri iki yanda “Gerçekle hiç bu kadar yakın olmadınız” bakışlarıyla sarsıldım. Yaklaşık bir dakika süren meditasyon türü hareketsizlikle mâlul olduğumu hatırlıyorum.

 Şimdi bu tatlı ama yapay dert makinesi ablamızın, borsadaki hisselerinin devamlı artıp devamlı kazandırmasını isteyen yukarıdaki arkadaştan ne farkı var. İyi ama onun ağzında kürdan vardı, ablada yok derseniz, tamam o olur bakın.

 

Gökmen Tansukalp