Ülkemiz son 15–20 yıldır kardeşlik sınavına tabi durumda. Karşılaşılan durumlar Sağcısını, Solcusunu, Kürdünü, Türkünü, Arabını yani toplumun bütün kesimini derinden etkilemekte, sarsmakta. Ülkemizin bütünlüğüne zarar veren söylemler son yıllarda ülkemizin çeşitli alanlardaki artışını gölgelemekte.

Son 2 hafta içinde yaşanan olaylar ülkemizin bütün kesimini içten bir üzüntüye boğdu. Önce şehit haberleriyle sarsıldık ardından yaşanan Van depremiyle tam anlamıyla yıkıldık. Olayların ardı ardına gelişmesi düşüncelerin sağlıksızlaşmasına, söylemlerin mantık dışına çıkmasına sebep oldu. Genel olarak yaşanan panik havası bütün ülkemizi telaşa sevk etti. Yaşananların sebebi nedir? Gidişatımız nereye gidiyor? Gibi panik havası yaratan sorular etrafımızı aniden çepeçevre sardı. Herkesin kendine göre yorumladığı olaylar, insanlığımız ince bir çizgide sınadı. Bazı insanlar olaylara ırki duygular ile bazıları ise pozitif insancıl duygularla yaklaştılar. Irki duygularına kendini kaptıran insanlar yaptıkları yorumlar ile insanlık sınırını vahim derecede aştılar hatta söylemler ayrılığa kapı açma derecesine gelerek ülkenin kardeşliğine, bütünlüğüne, barışına ok gibi saplandı. Ve tabi kendini kışkırtmaya adayan insanların boş durmayışı bir takım kesimi tam ters manada çatışmaya sevk etti. Yapılanlar ülkemizin kalbine bir hançer gibi saplandı. Kardeşlik damarlarımız kan ağladı.

Kendince çözüm olduğuna inanarak caddelerde tahrik dolu slogan atan insanlar duygularının esiri olduklarının farkında değillerdi. Onları suçlamak hata olur ama yaptıkları yanlıştı. Çünkü atılan sloganlar ne şehitler için ne de depremzede kardeşlerimiz için faydalı olacaktı. Yapılması gereken şehitlerimiz içim Kuran-ı Kerim okumak, depremzede kardeşlerimiz için maddi sınırlarımızı zorlayarak yardım yapmaktır. İnsanlarımız geç de olsa bu gerçeği kavrayıp bütün yardım kuruluşlarıyla temas haline geçti. Bazı taşkınlık çıkarmak isteyen insanlar yardım yapmak eylemini misilleme adı altında kirleterek insanlıktan uzaklaştıklarını bir kez daha gösterdiler.

Bugün enkaz altında “ insanlarımız” enkaz üstünde “insanlığımız” can çekişiyor. Bu zor sınavda lütfen ırki duygularımıza yenilmeyelim. Gün, kardeşlik günüdür. Gün, bütünleşme, sıkıca kenetlenme günüdür. Gün, barışın zafere ulaştırılması günüdür.

Yapılan yardımların, Rabbimize edilen duaların kabul olması dileğiyle;

Vesselam…

 Yahya Sancar

 
 
 
Seccaden kumlardı..
Devirlerden, diyarlardan
Gelip, göklerde buluşan
Ezanların vardı!.Mescit mümin, minber mümin…
Taşardı kubbelerden tekbir,
Dolardı kubbelere “amin”..Ve mübarek geceler dualarımız;
Geri gelmeyen dualardı…
Geceler ki pırıl pırıl
Kandillerin yanardı..

Kapına gelenler ya muhammed,
- uzaktan, yakından –
Mümin döndüler kapından…

Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;
İki dünyada aziz ümmet,
Muhammed ümmetiydi…

Konsun – yine – pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler…

Şimdi seni ananlar,
Anıyor ağlar gibi…
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın
Yoksulların sahibi..
Nerde kaldın ey resul,
Nerde kaldın ey nebi!..

Günler ne günlerdi, ya
Muhammed!..
Çağlar ne çağlardı;
Daha dünyaya gelmeden
Müminlerin vardı…
Ve bir gün ki gaflet
Çöller kadardı,

Halime’nin kucağında,
Abdullahın yetimi,
Amine’nin emaneti ağlardı..

Hatice’nin goncası
Aişe’nin gülüydün..
Ümmetin göz bebeği
Göklerinresulüydün..
Elçi geldin, elçiler gönderdin;
Ruhunu Allah’a; elini ümmetine verdin,
Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke’de bunalırsan;
Medine’ye göçerdin..
Biz,
Bu dünyadan nereye
Göçelim ya muhammed!
Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet
Altın devrini yaşıyor…
Diller, sayfalar, satırlar
“ebu leheb öldü” diyorlar;

Ebu leheb ölmedi ya muhammed!
Ebu cehil; kıt’alar dolaşıyor…

 
 
 

Güzellik nedir? Bilir miyiz güzelin ne olduğunu, kimde güzelin olduğunu?

Bazılarımız boya kutularına bağlar, bazılarımız ahlaka, bazılarımız davranışlara.

Yani aslında güzellik evrenselliğe meydan okuyan, evrensel bir değerdir. Belkide bizizdir asıl güzel olan.

Biraz düşünelim Allah-u Teâlâ’nın yaratmış olduğu eşsiz eser, düşünmek gibi hayati bir değerin ait olduğu varlıklar, yaşamın her halini tadan aslında bizler değimliyiz.

Yani asıl güzel olan bizleriz bizi biz yapan güzelliklerle dünyaya gelişimizdir yani varlığımız doğruyla adım atar hayata.

Bu doğrular devam eder bir süre ta ki BENli sorular başlayıncaya kadar. Başta kendimin farkına varıyorum dersin evet farkına varırsın ne güzel bir davranış derler göğüsün kabarır daha da yükselmek istersin ve gittikçe büyür BENlerin. İsteklerin hayatına yön verir duruma geldiğinde ise artık sorunlarla ufaktan tanışırsın ve durmadan büyür o ufak sorunlar. Ama bilmezsin sorunları fark edemezsin veya istemezsin fark etmek. Yumarsın gözlerini kendini BENcilliğinle mutlu edersin.

Ve artık öyle sorunlar belirir ki hayatında artık sorun sana ait olmaktan çıkar çevrenin halkların sorunu haline gelir. Artık istekler halkların istekleri oluverir ama aslında birinindir o istekler onu tekrar edenler ise taklit becerisi yüksek insanların ötesine geçemezler hatta öyleleri vardır ki kralcılıktan çıkıp hayat anlayışlarına kadar işlemişlerdir. Yani takmışlardır simsiyah at gözlüklerini ve içlerindeki kin haset milliyetçilik aşırılık yani doğruya zıt her türlü vasfı doğruymuş gibi haykırır hale gelmişlerdir. Ve işte kopma anı orda gerçekleşir kardeşliğe karşı orda atılır adımlar sahte sebeplere sığınıp atılır siyah perdelerin ardına BENcillik. Ne huzur kalır meydanda ne sevgi ne de kardeşlik. Yani yok olur doğru. Yalanlara bırakır vasfını ve kaybolur karanlık sokaklarda. Ne kadar acı. Büyütülen onca sebebin BENcillikten kaynaklandığını az veya çok BENcilliğin bedenlerimize hükmederek bizleri yanlışa doğru vasıflar yüklendiğini fark etmek ne acı. Belki birileri çıkıp hayır uydurma saçma diyecek sebebime. Peki, o zaman normal hayatla ilgili bir örnek verelim.

Ortada bir vakıf var ve bu vakıf yardım yapacak 10 aile arıyor. Başvurular 200 hatta 2000 oluyor. Velhasıl belirlenir yardım alacak aileler. Şimdi farzedin ki durumunuz çok kötü ve size yardım yapılmayacak. Soruyorum sizlere yerinizde durup demek ki yardım alanlar benden bile yoksulmuş diyebilecek misiniz? Yoksa tavrınızı alıp çocuklarınızı peşinize takıp vakıf çalışanları ile tartışıp haksızlık var neden BEN değilde o diye haykırır mısınız?

Peki ya zenginler onlardan farksız mı? Belki istek biçimleri farklı ama yine yaşadıkları sorunlardan uzaklaşmalarının altta yatan sebebi bencillik ve onun doğurduğu sebepler; hırs, ihtiras, kibir…

Anlaşılan o ki BENcillik o kadar yerleşmiş ki hafızalara insan-ı kâmil olmuş esfeles safilin… halkların kardeşliği ülkenin barışı, hayata pozitif bakan düşünceler bu ülkeye hakim olacaksa BENcillğin yok oluşu ile olacaktır..her birey kendini aşmaya çaba sarf etmeden kalıcı sorunlar asla ortadan tamamen kalkmayacaktır.

Unutulmamalıdır ki insanı insan yapan soyu ırkı değil dürüst, kardeşçe ve barışçıl yaşayışıdır.

 
Yahya Sancar

 
 
 
 
Yağmur “geliyorum!” diyor. Gökte savaş var. Gurulduyor bulutlar durmadan. Hafiften damlıyor damlalar bin bir çeşit suratlara. Islaklığın en sevilmeyen tarafı gösteriyor kendini. O an belki de düşmanınmış gibi kaçmak istersin yağmurdan. Ama bir yandan da kollarını açıp ona sonsuzca sarılmak istersin. Yalnızlığına dermanmışçasına umut bağlarsın yağmura. Çünkü bir tek o vardır yanı başında…
 
 
En ufak ihtiyacımızda anne diye haykırdığımız yaşlarda yalnız kaldığımız anlarda ne çok korkardık hatırlar mıyız? Korkuyla yüzleştiğimizde koşa koşa atlardık anamızın sevgi dolu kucağına. Suratımızda tarifi belirlenemeyen muhteşem bir gülümseme belirirdi. Tattığımız en ufak acıda ağzımızdan çıkan ilk kelime yine anne olurdu. Acımız sadece onun yanında yok olurdu. Çünkü o bizim meleğimizdi, sevincimizdi, acımızdı. Onlar dünyanın gaddarlığına karşı en büyük kozlarımızdılar. Ve her zaman öyle kalacaklar. Yaşama veda edene dek…
 
 
Nicemiz babalarımızın hareketlerine hayranlık duyarak büyümüşüzdür. Söyledikleri her kelime bize inanılmaz gelmiştir. Çünkü onlar bizlerin eşsiz bilginleriydiler. Anlamadığımız şeyleri onlara sorarak belki de canlarını çok sıktık ama onlar ütopyamızlardı, onlardan vazgeçemezdik. Onlar hayat güvencelerimizler, Sonsuza kadar…
 
 
Hayatımızın her parçasında onların izleri var. Doğrularımız onların sözleri, davranışlarımız onların etkisi. Biz onlarda öğrendik vazgeçilmezliği, kendi canını hiçe sayarak kol kanat germeyi. Yaşamımıza anlam katmayı öğrendik ve hala öğreniyoruz. Yaşadıkça asla vazgeçmeden onların izlerinden yürüyeceğiz. İstesek de istemesek de onlara hep bağlı kalacağız. Çünkü biz onlarınız…
 
 
Geçmişe dönüp bakınca, bizler için yaptıkları karşısında hepimizin boynu yere eğiliyor. Ne yaparsak yapalım karşılıklarını veremeyeceğimizin acını hissediyoruz. Ama böyle olduğu için onları mutlu edemeyiz diye bir kaide olmuyor. Unutmamalıyız ki onları iki tatlı söz ve kocaman bir sarılma ile dünyanın en mutlu insanı yapabiliriz. Daha vakit varken haykıralım siz çok seviyoruz diye. Sarılalım sonsuzca şefkat dolu bedenlerine…
 
 
En zoru ise bunları gurbette fark etmek. Elinizde ne onlara kocaman sarılmak var ne de dizlerinin dibine kıvrılıp yüreklerinin şefkat pınarında ferahlama şansımız var. Hele ki yanlarındayken belli etmemişsek sevgimizi, çaresizliğe gömülüp yalnızlığın acısıyla yanarız. Onlarsız geçen her anın sürgün acısından farksız olduğunu anlarız; bir kez daha yanarız. Onlarsız geçen her an tazeliğini koruyan acıyla durmadan yanarız…
 
 
Anne ve babalarımızın her daim yanımızda olmaları, mutluluğumuzun geçen her an kat kat artması dileğiyle;
 
Yahya Sancar
 

Varlık, derin düşüncelerin sonsuzluğunda, muhteşemliğin kenarında. Farkında olmadığımız nice özelliklere sahip olduğumuzun acaba kaçımız farkında. Aslında sadece fiziksel özelliklerden değil aynı zamanda müthiş bir zihinsel kabiliyete de sahibiz. Düşüncelerimiz o kadar derin ki. Varlıkları sorgu süzgecimizden geçirmeden benimsemiyoruz neden sonuca bağlıyoruz ve bunları anlık hareketlerle yapıyoruz. Bizler mükemmel varlıklarız aslında. Ama sadece yaratılışımız mükemmel. Peki ya yaşantımız?

 Çevremizde gelişen olaylara ne kadar ilgiliyiz? Nice insan gözlerimizin önünde haksızlığa uğruyor ve bizler sadece dışarıdan izlemekle yetiniyoruz. Birçoğu kişinin dilinde olan“yapacak bir şey yok.” Cümlesini gün geçtikçe daha yoğun olarak duyuyoruz. Aslında çözüm için uğraş vermiyoruz sadece bana dokunmayan yılan bin yaşasın hesabına yatıyoruz. Peki, bizlerden yardım bekleyen nice insan ne yapsın öylece yaşadıklarına çaresizce boyun mu eğsinler? Hayır, böyle olmamalı! Mükemmel işleyişe sahip zihnimizi düşünce köreltici konulara yormak yerine neden pozitif konularda faaliyet göstermiyoruz? Nice neden var önümüzde ancak ortak bir sorun varsa o da tembellik olsa gerek.

Evet, bizim toplumumuz en rahat ve tembel millettir. Kimse alınıp gücenmesin. Atalarımızdan gelen üstün zekâyı ancak boş meşguliyetlerle harcıyoruz. İsteklerimiz anlık zevklerden öteye geçmiyor. Ahlaki çizgimizi gün geçtikçe yitiriyoruz. Acı ama gerçek. Gayrimeşrulaşıyoruz! Varlık dedik ya. İşte artık varlığımızın zihin kısmını kaybediyoruz. Yabancı düşüncelere merakımız artık benliğimize işlemiş durumda. Hani ayıpladığımız yabancı yaşamlar var ya, işte bizler artık o yaşamları ideal düzen diye tanımlıyoruz. Farkındamıyız?

Güzel insanların güzel çabalarını uzaktan destekliyoruz. Güzel bir davranış ama bununla yetinmemek gerek bizlerde taşın altına elimizi koymalıyız. Bir çaba çok mu zor geliyor. Herkes kendine yaşar derler ya işte yanılırlar. Her insan çevresiyle yaşar, onlarla gelişir, şekillenir. Ve onlarla ömrünü tamamlar. Önümüzde bir yol var çevresi insanlarla dolu. Yolumuza mutlaka etki edecekler bunda şüphe yok. Madem beraber yaşayacağız o zaman hayatımızı pozitif yönde yaşayalım, birlik halinde hareket edip bir şeyler başaralım.

Madem bir şeyler yapacağız bu yola şimdiden adım atmamız gerek. Alın yanınıza en yakın dostunuzu zevkiniz için harcayacağımız meblağı birleştirelim. İhtiyaç sahiplerine ufak bir kumanya yapalım. Sokaklarda mendil satan, tartıyla gecelere kadar tir tir titreyerek sokaklarda dolaşan yardıma muhtaç çocukların yüzlerini güldürelim öğütler verelim, ellerini tutalım, tutalım ki yanlarında sıcak bir elin olduğunun farkında olsunlar. Hala insanlığımızın yok olmadığına kanaat getirsinler. Eğer hala inancımız var ise şimdi bunu yapalım.

Şunu unutmamalıyız ki mutlulukla sevgiyle hoşgörüyle çözülmeyecek sorun yoktur. Bunun farkına varıp çevremize pozitif düşünceleri azimle yaymalıyız. Eğer bir kişi dahi etkilenecekse bunu yapmalıyız. İnsanlığımız için, yarınlarımız için… 

Haydi, aziz kardeşlerim gün birlik olma, mutluluğa doğru çabalama günüdür.Ömrü hayatınızdan pozitif duyguların, fikirlerin eksik olmaması dileğiyle;Vesselam.

 Yahya Sancar                                                                                                         

 

Zamana kapılıp gidiyoruz. Yaşanılanların ortaya çıkardığı durum bütün benliğimizi sarmış durumda. Durdurun zamanı, kaldırın başınızı; Ülkemizin içler acısı durumunu görüyorsunuz değil mi?

İnsanlık kardeşin kardeşe yaptığı zulmün seyrinde. Ve duyulan tek şeyzulmü körükleyen, yüreğimizi yakan haberler.

Nedir alıp veremediğimiz söyler misiniz? Rabbimiz bir, Peygamberimiz bir, kitabımız bir, kıblemiz bir, bir, bir… Kardeşliğimizi imanla perçinlemişken, aynı saflarda secde etmişken, birbirimizi üzmek nedendir?

Çözüm için onlarca şey söylenir belki. Ancak mü’mini en iyi tanıyan doğruyu en iyi bilen yine mü’mini yaratandır. Barışı kardeşliği sağlayacak bir etken varsa o ancak Kuran-ı Kerim’dir.

Buyurun hucurat ışığında kardeşlik reçetemiz;

Hucurat 1 – Ey iman edenler Allah’ın ve elçisinin önüne geçmeyin çünkü Allah her şeyi bilir ve işitir.

Hucurat 6 – Ey iman edenler; fasığın(sorumsuzun) biri size önemli bir haberle geldiğinde durup gerçeği araştırın; doğru değilse istemeden birini rencide eder ardından pişmanlık durasınız.

Hucurat 9 – Allah barış için fedakârlık edenleri sever.

Hucurat 10- Mü’minler sadece kardeştir; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine mazhar olasınız.

Hucurat 11- Hiçbir kişi ve zümre diğer bir kişi ve zümreyi alaya alıp hor görmesin, belki diğerleri berikilerden daha değerli olabilir.

Hucurat 18- Allah, göklerin ve yerin sırlarını bilir, dahası Allah yaptığınız her şeyi görür..!

Başka söze ne hacet… Vesselam…

 

 Yahya Sancar

 

Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?
Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini…

Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… ‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın… Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar. Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor. Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet… Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.

Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor. Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap… Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.
Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane ‘hakkal yakin’ biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır. Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar. Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum… Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek…


İskender Pala

 
 
Baykuş aslen bir hatundur bakmayın baylığına
Mekânı cennet ola, makâmı şattaraban
Her mendakkadukkada bir dokuz doğuran …
Kuşkonmaz sütüyle emziriyor geceyi
Ve zifirî yıldızlar ürüyor eski samanyollarından

Yavruları yetişip süzüldü müydü dünyaya
Kadifeden çıtı çıkmaz kanatlarıyla
Düşlerini yiyorlar, gümüşü düşlerini gülibrişim
ağaçlarının
Nasıl yerse ayçiçeği çekirdeklerini çocuklar
Dişlerinin arasında çatırdatarak çıtır çıtır

Tuh sana Puhu Kuşu
Çini mürekkebinlen sarı, susak ve uykusuz nehrime
Batırdığın bu kaçıncı tahtel – bahir

 
Can Yücel
 
 
“Onu ilk, annemin dudaklarından dinledim ve ruhuma sindirdim. O nağme ile içim bir hoş olmuştu. Bir yüksek duvar vardı sanki mutluluk ile aramda. O ses ile eridi ufaldı ve silindi gitti o mehîp duvar, o yüksek sur… “Elhamdülillahirabbil âlemin” diyordu annemin dudakları. Gözlerinde yakamoz sarısı bir ışık vardı. Bakışları derindi. Onun içinde gecenin yıldızları ve mehtabı ışıyordu devamlı. Evet, miracî bir çizgi görüyordum o karanlık içinden ötelere yürüyüp giden ve ardı sıra nice yolcuya ‘Gel!’ diyen… Bir çizgi, bir iz, bir ince yol…

“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd” ile başlıyordu bu çizgi, bu yol. O’na şükür ile başlıyordu… Evet, boyun eğmeden içe dalma mümkün mü? Başını öne eğmeden öze bakma ve kalbe nazar etme imkânı var mı? Elbette yok…

Sonra annemin bakışları başka bir hâl aldı. Derinlik daha da büyüdü, daha da genişledi, daha da sınırsızlığa yaklaştı. “Errahmânirrahîm” âyeti döküldü dudaklarından. Nurlu ve içli bir mûsıkî gibi aktı kucağına bu kelimeler. Ben gözlerine bakarken, annemin kucağına dökülen bu ışık parçalarını da toplamadan edemiyordum. Onlar en güzide mücevher parçalarından daha değerli geliyordu bana. Öyle parlıyorlardı ki anlatamam. Sonra “Mâliki yevmiddin” dedi annem. “Din gününün Sahibi” diyordu… Allah, din gününün sahibiydi. Yani asıl günün, ölümsüz ve solmayan sabahın sahibi. O gün yaman bir gün, o gün her şeyin iyinin kötüden, karanlığın aydınlıktan, çirkinin güzelden, ızdırabın neşeden, ayrılacağı bir gündü.

O sözler de bir tablo gibi çizgileriyle netleşmeye başladı nazarımda. Sanki bu sözün renkleri, şekilleri geniş bir dünyayı örüyordu gözümün önünde. Annemin bakışlarından yansıyordu bu panoramanın çizgileri. Onun özünden kaynıyordu âdeta aşk ve sevda tayfları… Onun kalbinden gelip gözlere misafir oluyor ve sonra dudaklarından nağmenin ışıklarını, nurlarını alıp geliyordu bizim dünyamıza.

Sonra “İyyakena’büdü ve iyyakenestaiyn” sözleri aktı bir vaha ırmağı gibi kalbime. Bu söz ne kadar müessir bir güç ve insanı kendine çeken bir efsun taşıyordu. “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Sen’den yardım dileriz.” Kâinattaki bütün varlıklara olan dilencilikten çekip kurtarıyordu kulunu Mevlâ. “Sen Benimsin ve kimseye bırakmam!” diyordu. “Hele nâdânlara, acizlere, sefillere seni bırakıp, parçalatmam.” diyordu ve bizi Kendi’ne çekiyordu. Emniyete erdiriyordu kalbimizi, ruhumuzu. Evet, bu söz çöllerde dolaşan ruhuma sanki âb-ı zülâl gibi gelmişti. O sözün iksirini içtim ve kuru dudaklarıma serinlik sunan ve kalbime diriliş tiryakı yudumlatan bu kevser ile kendimden geçtim. Kendime geldiğimde bir başka boyuta çekildiğimi fark ettim. “İhdinassırata’l-müstakîm” diyordu annem. Bu söz, dosdoğru bir çizgi sunuyordu bizlere. Evet, “Sen Benimsin, siz Benimsiniz” diyen Mevlâ, bizden dosdoğru olmamızı istiyordu. Eğer böyle olmazsa, o Rahmeti Engin Olan’a ulaşamazdık. Yollarda zebil olup gitme, kurda kuşa yem olma ihtimalimiz vardı. Zîrâ başlangıçta hafif bir sapma, ilerde büyük açılarla yoldan çıkmaya sebep olurdu. Bu dosdoğru çizgi, bir pusula bir rota gibi kalbimi bir ufka doğru çekti. Ve beni âdeta doğrunun zincir ve prangalarıyla bağladı, esir etti. Bu Hakk’a teslimiyet idi. Ve bütün hürriyetlerin, mutlulukların kaynağıydı. Keşke bu teslimiyetim haşre dek sürse, sıratta devam etse, Cennet’e girinceye kadar bu zincirler, bu kementler beni sarsa ve bir dost gibi benden asla ayrılmasa.

Bir tarif başladı tekrar: “Sıratellezîne en’amte aleyhim” diyordu annemin dudakları. Bakışları iyice uhrevîleşmişti. Ona bakan, oradan ince vazgeçilmez bir ışık çizgisinin tâ Hakk’a doğru uzadığını, rıza kapısına dayandığını ve o kapının kilidini açan tılsımlı bir anahtar olduğunu anlardı. Evet, doğruluktu şifre. Bütün rahmet kapılarını ardına kadar açacak olan doğruluk ışığıydı, doğruluk nuruydu. “Bizi doğru yola ilet, nimete ermişlerin, nimetlendirdiğin peygamberlerin, evliyaların, ermişlerin yoluna ilet.” başka değil diyordu. Bu dua bize; “Böyle yakarışa geçin, en güzel dua budur.” der gibi nasihatte bulunuyordu. O an dudaklarım gayr-i ihtiyarî bu cümleyi tekrar etti. Bu kudsî beyan bir tılsımlı güce sahipti ve ömrümü merhamete uygun bir hâle getirecek ve onu bütün çirkinliklerden, karanlık ve kaostan temizleyecekti.
Annemin dudaklarından dökülen “Gayril mağdubi aleyhim” sözleri ile irkildim. Bu bir ikazdı, bu bir yanlışa sapmayın nasihatiydi. Bu sözde bin bir kırmızı ışık yanıp söner gibi bir hâl ve keyfiyet hissettim. Sanki bu kırmızı ışıklar bir yangın selinden, bir elem volkanından, bir acılar otağından, bir ızdırap yurdundan geliyordu. Veya oradan yansıyordu. “Buraya gelmeyin, feci son ile kendinizi heder etmeyin.” ikazı vardı bu canavar gözünde parlayan, vahşi iştaha benzer kor gibi yakıcı, ürpertici, kızıl bakışta.

Ardından bir cümle döküldü dudaklarından annemin: “Veleddâllîn.” Bu daha korkunç bir ikazdı. Bu ikaz, derin bir çukurdan, dibi görünmeyen bir boşluktan veya ateş ile dolu bir cehennemden geliyordu.

Öncekiler mağdûbindi, Allah’ın gazabına uğrayacak olanlardı. Günahkârlar da bunların arasında bulunuyordu. Fakat sonuncular, ‘veledâllîn’ sözüyle tarif edilenler, dalâlete sapmış dallîn güruhuydu. Annemin gözlerine baktım o an. Derin bir gece, sanki şebnem örgülüyordu. Binlerce çiğ danesi, bu derin geceleri hatırlatan gözbebeğinin içinden sanki belirip geliyor ve yanaklarına süzülüyordu. Annem ağlıyor ve dua ediyordu. “Bu güruhlara dâhil etme bizi Allah’ım!” diyordu. Bir arz-ı hâli dillendiriyor ve nağmeleştiriyordu.

Benim de gözlerim yaşardı. Bu iki güruh içine girmemek için, Allah’a dua ettim. İşte o an annemin dudakları ‘âmin’ deyiverdi. Benim dudaklarım da ‘âmin’ dedi. Bu iki ‘âmin’ iki kanat gibiydi ve kalbimiz ruhumuzu, yekpareleşmiş umudumuzu, aşkımızı ve sevdamızı ötelere taşıyordu, Hakk’ın huzuruna çekiyordu. Kurtuluş iklimlerine yükseltiyordu.

Mehmet Erdoğan

 
 
 
 
 
Bir pazarda başladı alış verişin
Ve kutlu bir nesle meyve sunuş.
Sermayesi bir hiçti bu işin,
Bir avuç insanla başlar kuruluş. 

Boyunca insanın zor sığdığı
Kulübede geçiyordu günlerin.
Başımızda ilkbahar güneşi ılıklığı,
Goncalar kuşatmıştı güllerin. 

Gözyaşlarındı ikindi sularında
Deryalar boşaltan ruhlarımıza.
Bir şafak gülüşü çehren, yarında,
Bir bahar coşkusu saldın kanımıza 

Yeryüzü çöldü ey gönül o zamanlar,
Çöle düşmüş damlalardı gözyaşın.
Bir kaç arkadaş bulmuştun halden anlar,
Bu ses senindi; Yokuşlar aşın !…

Toplam 6 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345...Son »