Bilmiyorum daha önce hiç atletizm yarışlarını izlediniz mi? Ya da ne sıklıkla izlersiniz?

         Olimpiyattan olimpiyata belki meraktan…

         İşte tam da böyle bir hisle; 2008 Pekin Olimpiyatları 100 metre finalini izliyordum.

         100 metreyi 9.58 saniyede koşan Jamaica’lı atlet Usain Bolt ile o zaman tanışmıştım.

         Beni atletizm izlemeye çeken, meraktan öte bir alışkanlık haline gelmesini sağlayan adamdır BOLT…

         Öyle ki o bahsi geçen rekor kırdığı yarışta, Amerika’lı Tyson Gay kendi en iyi derecesini koşmasına rağmen ikinci olabilmişti.

         Fevkalade saniyelerdi.

         10 saniyeye sığan büyük bir insanüstü rekor ve kahramanlıktı bu.

          Olimpiyatlar sonrası devam eden üç yıl sürekli bu atletizm yarışlarını takip ettim. Altın ve Elmas Lig organizasyonlarını izlemeye başladım.

         Gülle atma, 3 adım uzun atlama,sırıkla atlama,100-200-400 ve 800 metre yarışları…

         Dev cüsseli adamların ağır bir gülleyi kol kaslarının kuvveti ve ayak (bacak) kaslarının dengesi ile uzaklara fırlatması,

         İpince sporcuların üç adım sıçrayarak 7-8 metre bir kuş özgürlüğünde uçmaları,

         Upuzun elastiki bir sırıkla metrelerce yukarı çıkıp estetik bir kıvrılma hareketi ile engelden aşması (ve bu esnada o elastik sırığın sporcuya değme ihtimali ile oluşacak dramatik ve kötü bir sakatlık görüntüsünü görmeme korkusu),

         100 metrede uçan atletleri görmek, izlemek inanılmaz bir haz.

          Zeki Müren’den bir nağme dinlediğinde pası silinen ‘kulakları’ kıskanan ‘gözler’ için bayram niteliğinde dakikalar bu yarışlar.

         Bu karnaval içerisinde her sporcu benim için KAHRAMAN.

         Katıldığı müsabaka da sonuncu bile olsa ortaya koyduğu bir emek ve disiplin var.

         Ancak bu yarışlarda 800 metre ve sonraki uzun mesafeli koşularda ‘YALANCI KAHRAMANLAR’ var.

         800 metre, pist etrafında  4 tur atmak demek.

         4 tur önemli bir uzunluk.

          Bu uzun yarışlarda, temponun belirli bir seviyede olması için yarışın ilk turlarında önde giden ve ‘BIRAK’ komutunu aldığında yarışı bırakacak olan, bitirmek ve zafer kazanmak için değil, başka bir atlete tabiri caizse ‘GAZ VERMEK’ ve ‘TEMPO KAZANDIRMAK’ için yola çıkmış bir atlet var.   

         Sıradan,amaçsız,amaç değil araç olan bir atlet.

         Tavşan Atlet…

         Neden tavşan atlet denmişti acaba?

         Bu sevimsiz , çaresiz, sembolik kahramanın ünvanı ile hayat dolu havuç dostu mavi BUGS BUNNY aynı karakter olması ne garip…

Tavşan atlet gerçeğini tanıdıktan sonra bu uzun mesafeli 800-1200-1600 yarışlarını ‘hep daha çok merakla’ izledim.

         Tavşan atletlerin o anlık kahramanlıklarına baktım hep.

         O iki tur şampiyon olmanın, en önde olmanın hazzını yaşıyorlardı hep.

         Hepsinde aynı şeyi gördüm.

         Anlık ve az sonra bitecek liderliğin zevkiydi bu.

         Uzun sürmeyecek ve bitecek. ( ki bunu bilerek yaşamak, yalandan sevinmek daha da vahim)

         Bu hazzı veren ‘YALANCI BİRİNCİLİK’ yarışın sonuna doğru biter ve bu tavşan atletler yarışı bırakırlar.

         Ve o yarışı bırakma halleri, O HİÇ OLMA DUYGUSUYLA YÜZ YÜZE kaldıkları ilk saniyelerini hep dikkatle izledim.

         3 dakika öncesi ‘YALANCI LİDERİN’ yarışı bıraktığındaki ‘GERÇEK ÇARESİZLİĞİNİ’ daha önce hiçbir ‘YENİLGİYİ KABULLENMİŞ YÜZDE’ görmedim.

         Bir izleyin göreceksiniz. Ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız.

         Ve izledikten sonra da eminim ki sizde benim gibi;

         günün birinde mükemmel bir şey olup , TAVŞAN bir atletin o tempoyu yarışın sonuna dek sürdürüp,yarışı kazanmasını hayal edecek, dengeleri alt üst edecek bu kahramanı her 800-1200-1600 metre yarışında ‘ÇOCUKSU BİR ÜMİTLE’ bekleyeceksiniz.

 

Can Kuş

 
 

Bir başka adam oluyorum senin karşında, seninle konuşurken.

İlk defa bir kadının gözlerine bakarken utangaç bir hale bürünüyorum ve bana aşkı sorduklarında, en kısa tarifi olarak bunu söylüyorum artık.

 Ben böyle bir insanın dünyada kaldığına şaşırmak ve o şaşkınlığı daha üzerinden atamadan onu bulmak, onu keşfetmek evet onu keşfetmek ve onunla konuşmak ya da bu şansı yakalayabilmek diyorum uzun bir tarif isteyenlere aşkla ilgili.

 Ve sen diyorum en net tarifiyle aşk için.

 Bir başka adam oluyorum senin karşında, sana anlatırken hayatın zorluklarını. Heyecanlarımı sana anlatırken daha sakin oluyorum. 

 Öğretmenlerim bilmediğim bir soru sorardı ve sesim titrerdi yakalı önlükler giyerken…     

Ürkek, çekingen ve bir hayli  utangaç olurdum bilemediğim sorudan ötürü.          

 Her şeye rağmen ses tellerim; o titremeyi özlemişken, aynı hislerle çınlanıyor ağzımdan çıkan kelimeler seninle konuşurken. Özlediğim sesleri duyuyorum seninle konuşurken birde.  

Sesimin titremesini özlediğimi unutup, bunu sağladığına şaşıyorum. Bunu nasıl yapabildiğine birde.         

 Yoksa bunu sana yaptıran ve  sen bunu ‘böyle’ yaparken de  bana bunu  ‘öyle ‘ hissettiren şey, aşk olsa gerek ve işte bu yüzden galiba sana en net tarifiyle  aşk diyorum.

 Kelimeler başka bir türlü çıkıyor ağzımdan,        

 Attığım adımlar daha bir farklı…        

 Sana ulaştıran adımlar koşmak istiyor,

  Senden uzaklaştıranları durmak.

Adımlarımın biri gen,ç biri ihtiyar,

Buna bile şaşıyorum

AYNI VUCÜTTAN ÇIKAN İKİ AYRI ADIMA..       

Sensiz kurulan her cümlem,

Seni anlatan her cümleyi kıskanıyor ;

Seni ilk gördüğümden günden beri. 

Onların tartışmasına bile gülüyorum,         

 Atışmalarını uzaktan izliyorum,        

İşte…

O yüzden galiba sana;

Sondurak diyorum..

 

Can Kuş

 
 
Biz Birbirimize söz vermiştik, ne olursa olsun hep yakın olacaktık o günden sonra. Kalplerimizi,bakışlarımızı,ellerimizi birbirinden ayırdığımız o gün, en kötü günlerimizde  yan yana olmaya söz vermiştik ve  sadece kötü günlerimizde. Çünkü seninle hiç kötü günümüz olmamıştı ayrıldığımız güne kadar  ve ama ne garipti ki  biz yaşadığımız  bu iyi günlerde seninle yapamamıştık.

Belki de arada bir ama sadece kötü günlerde görüşerek anlayabilecektik birbirimizi, daha çok özleyebilecek ve sevmediğimiz yanlarımıza tahammül edebilecektik.

Sözlerimizi verdik, dileklerimizi diledik, gözyaşlarını döktük ve ayrıldık.

Sağa sola gidip gelen allahaısmarladık diyen bir  elin, buruk bir yüzle buluştuğu, bedenin hafifçe ve yarısı görünür halde geriye dönük, ağlamaklı ve  biraz da tebessümlü suretti seni son görüşüm.

Seni o andan sonra hep  hasta döşek, en sevdiklerin tarafından hançerlenmiş ve ihanete uğramış yalnızlıkta ve yetim kalacağın ilk günün hayaliyle özlemeye başladım. Çünkü  ‘kötü gün’ demiştik. Kötü günleri iple çekecektik ki  bunlardan ‘kötüsü’  olamazdı. Ama oldu. Senin gidişin, senin bizlerden gidişin, senin benden gidişin, çok uzaklara gidişin; özlediğim kötü hayallerin, seni görmek için tahammül ettiğim kötü hayallerinde kötüsüydü. Sen gitmiştin.

Sen öldün ve ben senin en kötü gününde söz verdiğim gibi yanındaydın. Ama sen sözünde durmadın, benim en kötü günümde yoktun yanımda…

O günde yoktun, bugünde yoksun ve hatta yarında olmayacaksın. Kokunu duyuyorum zaman zaman, sesin nasıldı ki?

Seni koklamayı unutabilirim ama seni ve seninle konuşmayı çok özlüyorum..

 
Can Kuş
 

 

En büyük acılarımız hep en sevdiklerimizden kaynaklanır. Ve en sevdiklerimiz acıtır içimizi. Bizi üzdüğünde içimizi acıtmayan birinin oysa çokta özel olmadığını anlarız bu sayede.

Yara kanıyorsa ve acı veriyorsa; kanatan özeldir. Yara kanıyor ama acıtmıyorsa; kanatan bayağıdır.

En sevdiklerimden kaynaklanan acılar hep yaraladı beni. Ve çok sevdiğimi söylediklerim.

 Bazıları bunu kaldıramadı ve değişti. Başka bir kadın oldu, başka türlü nefes almaya başladı. Bu durum; yani onu sevdiğimi söyleşim ve onun benim tarafımdan egolarını en yüksek derecede tatmin edecek sanması ne büyük aldanıştır. Oysa benim seni seviyorum itirafım bir ilişkide, son nokta değil, en önemli başlangıçtır.

 

Ben hep sevdim kadınları. Sadece sevdim ve sevdiğim tüm kadınlara onları sevdiğimi söyledim ve o onları sevdiğimi söylediğim kadınlar bana hep acı çektirdi. Terk edip gittiler. Ya yenilerini terk etmeye yada kendine acı çektirecek adamı bulmaya.

Hep sevdiğimi, çok sevdiğimi söylediğim kadınlar benden uzaklaştılar ya onları sevmeyecek ve değer vermeyecek adamları aradılar benden sonra ya da yine benim gibilerini buldular; onları çok sevecek ve bunu dürüstçe söyleyebilecek adamları.

Onları sevmeyecek ve sadece kullanıp atacak adamları seçtiler. Onlar amaç değil araç olmayı seçtiler. Acı çekmeyi istediler, bir yüreğin köşkünün prensi olmak varken ya da buldukları ve onları benim gibi onu çok sevdiğini söyleyen adamları terk ettiler yine yeniden.

Şunu sorduğunuzu ve aklınıza geldiğini düşünüyorum. Hep kadınlar mı suçluydu. Sevdiğimi söylediğim ve beni terk eden kadınlar mı? Tabiî ki de değil. Öyle olsa benim, içinde bu kadar suçlu barındıran benim bir mahpushaneden ne farkım olurdu. Pek tabiî ki de ben mahpushane değildim. Ve o kadınların hepsi suçlu değildi. Arasıra suçlu bendim.

Suçum; bazen hak etmeyene bazen de çok erken söylemekti o kadına çok sevdiğimi.Peki benim suçlu olmadığım ve suçlu olan kadınlar yinede bir hapishane olmaz mı diye sorduğunuzu duyar gibiyim?

Onlar öldüler ve o nedenle içimde bir mapushane yerine bir mezarlık var aslında. Sevdiklerimi söylediğimde nedenini bilmediğim bir sebeple benden uzaklaşan ölü kadınların oluşturduğu bir mezarlık.

 

Şimdi ey sevdiğim kadın,uykularımı bölen, yüzümdeki gülüşün ve ani duruşların mimarı…

Mazhar Alanson’un dediği gibi bana yeniden şarkılar söyleten,yazdıran,dinleten, kadın…

Aslında şarkıları daha bir farklı söyleten,yazdıran,dinleten kadın…

Nargilenin dumanımı içime çekerken bunu hak ettire ettire çektiren kadın. Dumanın hakkını verdirten kadın. Gözkapaklarımın kapanmasını bekleyen suret; yirmi dört saat aklımdaki gözler; şimdi seni çok sevdiğimi söylesem sana sende böyle mi olursun. Böyle mi yaparsın.

Bıçağı saplayıp, uzaklaşır mısın tatmin olunmuşluğun doruğundaki egolarınla  yere yığılan kanlar içindeki bedenden,adamdan.. Şimdi seni çok sevdiğimi söylesem sana sende mezarlıkta yer alacaksın yoksa kimsenin gerçekten kalmak istemediği köşkte mi… Şimdi seni çok sevdiğimi söylesem sana sende..

 Can Kuş

 

 

 

Ne olduğunu sormayacağım. Ne olmadığını da. Ne olmadığından korkmayacağım artık, ne ola/bilir/cak diye ümitlenmeyeceğim de. Ne oldu da neden olmadığını sorgulamayacağım. Başımı alıp çekip gideceğim öylece. Basit bir kaçmaca da sanma bunu. Saçma sapan bir vazgeçmece  değil bu.. Sana belki, senden uzaklaşıp yakınlaşmaca. Sana belki yakınlaşmaca. Sana yakınlaşmaca.

Her şey sandığından daha kolay olacak.Acı da çekeceğim, acımı başkasından çıkartıp başkalarının acılarına da sebep olacağım. Çok istemedeğim gibi bazen, bazen de ben gibi olacağım; daha önce hiç olamadığım gibi olacağım. Şimdi her şey çok bişey olacak. Şey gibi. Olduğunu sandığımda, olmadığını fark ettiğim gibi olacak. Zor olacak ama şimdi her şey olduğunu sandığımda olmadığını fark ettiğim gibi olacak.

Beni bundan sonra ilk gördüğünde, üzülmüş bir adamda görebilirsin, gülen bir adam da. Çok konuşan biride olabilirim, susan bir adamda. Bunu görebilirsin. Ama üzüntümün sebebinin sen, gülüşümün sebebinin seninle yaşanan tatlı bir hatıra olduğunu ise asla göremeyeceksin. Bilemeyeceksin. Sana öyle davranmayacağım. Üzüldüğüme yada güldüğüme ne düşüneceğin, ne tepki vereceğin hiç önemli değil. İster üzüntümle sevin, istersen gülüşüme çıldır. Umrumda olmayacaksın. İster üzüntümle parçalan, ister gülüşüme kahkahalarını kat. Umrumda olmayacaksın.  Çünkü her şey bir kere çok bişey olmuş. Çoktan her şey olduğunu sandığımda, olmadığını fark ettiğim gibi olmuş.

Can Kuş

Kavuşursak Biteriz Biz

 

Birini çok sevmek mi istediğimiz genelde, yoksa birinin çok sevdiğimi olmak…

Sevmek mi birini tüm zorluklar, imkansızlıklar yada engellere rağmen sevilmek mi yoksa aradığımız.

Bizi besleyen; bir insanı severek ve bu yüzden  bile bile esaret mi yaşamak mı ?

Yoksa biri tarafından beğenilmeden kaynaklanan gurur mu?

Nedir beslendiğimiz ırmak…Esaret mi gurur mu?

 Bir çukurda yapayalnız ve karanlıklar içindeki kör âşık mı olmak isterdiniz

Yoksa çukurun  üstündeki toprakta duran  ve   o içerideki ,   o karanlıklar diyarındaki kör aşığın ilham kaynağı, ışığı, suyu bir deyişle her şeyi mi olmak istersin.

Senin istediğin nedir? Körkütük bağlanmak mı bir şeye, yoksa sana beslenen bir filizi elinin tersiyle itmek ya da onu bağrına basma seçeneği içinde olma gururu, ayrıcalığı mı istediğin. Sevmek mi sevilmek mi aradığın…

Seni besleyen esaret mi birine yoksa okşanan gururun mu?

Yoksa ikisi birden mi?

Hem çok sevileyim…

Hem de seveyim…

Aynı kişi tarafından çok sevilirken sende onu çok sevmek istiyorsun yani…

Aya onun adını yazmayı istemek gibi bir şey bu.

Yâda ayla ilgili bu itopik hayali kurmadan hemen önce ilk aklına gelen şey; sevdiğin kişi tarafından çok sevilmek olsa gerek.      

Kimse, kendini çok seveni onun kendisini çok sevdiği kadar sevmez. Ondan ya az sever ya da hiç sevmez.

Herkes önce sevilmeyi ister doğasından ötürü. Sonra, ruhu, egosu ve damarlarındaki her bir hücresi anlamsız bir gururla beslendikten sonra sevmeye başlar.

Önce sevilmeyi ister ama doğasından ötürü. En güzeli de en çirkini de. En iyisi de en kötüsü de. Şefkatlisi de katilide. Önce sevilmeyi ister ve sonra sevmeye başlamaya mecbur kalır. Öylesine sever. Kendisini çok seveni taklit eder. Ona acır ve hakkını teslim eder onu severek ya da gibi yaparak. Hakkını veriyorum yanılgısında kendisini sevenin daha çok canını acıtarak. Ona sevmemek varken, ihanet edip seviyor gibi yaparak…

Eline bir kağıt kalem al şimdi…

Sevdiğin,seni sevdiğine inandığın, severken seni sevdiğini sandığın ve biri seni sevdikten sonra onu sever gibi yaptıklarını yaz oraya..

Sevdiklerini gönül rahatlığı içerisinde yazarsın. Bir de seni sevdikten sonra  seviyormuş gibi yaptıklarını…

Sevgilerini taklit ettiklerini…Gururla ve arkasında durarak yazarsın. Bitmiş ya da devam eden bir sevmekse de bu yine de gururla yazarsın. Bitmişse, bitiş sebebinin bile bir önemi yoktur. Sevdiklerini ve seviyormuş gibi yaptıklarını gururla yazarsın. Yazdıkça daha yenilerini yazasın gelir.

Seni sevdiğine inandığın kişileri yazarken gururun yerini korku alır.

 Soğursun. Çekinirsin. Ya sevmediyse dersin.Ya sevmediyse

Ya beni taklit ettiyse…Elin titreye titreye yazarsın…

Umut ettiğini yazarsın.Taklit edilmeme ihtimalini yazarsın. Elin terleye terleye yazarsın…

 Tükenmez kalemin tükenmesini ve o harflerin dökülmemesini istersin kalemden, birde bunu uğur sayıp seni gerçekten sevdiğine falan inanırsın.

Öteki olmasından korkarak yazarsın . Yazarsın işte…

Ama yazdıklarının hiçbiri sandığın gibi değildir.

 Seni sevdiğini sandığın kişiler zaten seni taklit etmiştir. Kortuğun başına gelmiştir anlayacağın Korkuyorsan ve şüphen varsa seni taklit etmiştir…

 Seni sevdiğini sandığın kişiler zaten seni taklit etmiştir.

 

 Can Kuş

 

 

 

Bu sefer mevzu sen değilsin. Kâğıdıma bu kez  kalemimden sen değil; sensizlik işlenecek. Kalbim seni değil, sensizliği haykıracak şimdi bu mısralarda. Seninle sensizliğin hikâyesini yazacak birazda…

Sen gelirsen sensizlik gidecek. Sen gelirsen mevzumuz dağılacak. Mevzu sen değilsin şimdi sensizlik ve ben seni değil sensizliği yazıyorum. Sensizlik benim en kadim dostum. Yirmi küsur yıllık arkadaşım. Çok kovdum onu ben; çok kapı dışı ettim ama o gitmedi. O sen gelirsen gidecek.

O seni benden daha iyi tanıyor. Seni soruyorum bazen ama ser verip sır vermiyor sensizlik. Kaşını, gözünü, bazen gülüşünü soruyorum ona. En güzel yanını, en zayıf noktanı merak edip soruyorum. Söylemiyor. Hassasiyetlerini değerlerini soruyorum sonuç aynı beni tınlamıyor sensizlik. O sadece seni bekliyor ve sadece sen geldiğinde gidecek.

Onunki farklı bir telaş..Sen gelince o özgür olacak ve sonsuzlukta ve senin içinde büyüttüğün  bensizliği bulacak.. Ben sana kavuşunca; sensizlikte bensizliğe kavuşacak. O özgür olmayı bekliyor; senin gelmenin ona sunacağı özgürlüğü bekliyor..Ama sadece senin gelmeni..

Ben birkaç defa sen geldin sanarak kapıyı sonuna kadar açtım, sen sandıklarıma. Ama sensizlik bu davetsiz misafirlere aldırış bile etmedi. Bir kere sen sanıp kapı dışarı hava almaya bile çıkmadı. O sana asla ihanet etmedi. Sadece seni bekliyor. Sadece senin gelmeni.

Bir gün sen gelirsen ve sensizlik özgür olursa ve giderse; bir şartla gelecek bir daha benim yanıma. Sen kara toprağa girdiğinde gelecek  ve ben kara toprağa girene kadar yanımda kalacak..Biz bunun için sözleştik. Bir gün bana geri gelirse sensizlik ancak bu şartla dönecek.

Geçenlerde bavulunu sordu sensizlik. Yoksa sen gelmeye mi hazırlanıyorsun?

 Artık sen gel..

Gitsin şu sensizlik..

Sadece sen gel ve

Kavuşsun;

Sendeki bensizlikle

Bendeki sensizlik..

 

 

Can Kuş

Bir sabah uyanırsınız ve bir manzara karşılar sizi pencereden dışarı baktığınızda.

Bu manzara gözlerinizin kocaman açılmasına sebep olur ve yaş ayırt etmeden gülümseme kondurtur yüzünüze, yüzlerinize.

Tıpkı çikolatanın yaptığı gibi aynı hünerle…

Çocuğu, genci, yetişkini ve ihtiyarı gülümseyiverir bu manzara karşısında.

İhtiyar delikanlılar ya da bayanlar çocukluğunu hatırlar,

Yetişkinler hala tutunacak bir dal bulurlar maziyi anımsayıp ve daha geçmedi derler bizden,

Gençler çocukken yaşadıkları saflıklara gülümserler içten içe ve Çocuklar hayatla tanışmanın mutluluğunu yaşarlar…

O pencereden gözüken resim,işte bu manzara her kuşağı mutlu eder, yediden yetmişe…

Sarıp sarmalar içine.

Bir manzara…

Saf, bembeyaz, pırıl pırıl.

Üzüntüleri, kederleri unutturacak ve bir kenara bıraktığınız, rafında tozlanmak üzere olan ve ertelediğiniz, yeniden başlangıçlarınızı  hatırlatacak size…

Kar tanelerinin sokağı kapladığı, saf, pırıl pırıl, bembeyaz bir manzara…

Tüm yıl özlemle beklediğiniz, bir sabah uyandığınızda, habersizce pencereyi açtığınızda sizi selamlayan saflık, gözlerinizi kocaman yaptı değil mi?

Ve hemen sıkı sıkı giyinip kar topu oynamaya çıktınız.

Koştunuz, eğlendiniz, en sevdiklerinize en sert şekilde kartopu attınız.

Bazen azıttınız durumu ve yüzüne yüzüne soğuk karları sürdünüz sevdiklerinizin…

Kızağa bindiğiniz  kırılabilme ihtimali olan her yanınıza rağmen ve uzun zaman sonra  ilk kez özgürdünüz  gökyüzündeki kuşlar gibi…

 Kardan adam yaptınız, kocaman ve  çoluk-çoçuk tüm sülale…

Havuç,zeytin,kaşkol ve birkaç süpürge  püskülü ile güler yüzlü o kardan adamı…

Ve bir süre sonra çok üşüyüp eve geldiniz.

 Sonra o kardan adamın yalnızlığını merak edip tekrar geçtiniz pencerenin önüne…

Pencerede, daha birkaç saat önce, sizi heyecanlandıran görüntüden eser yoktu artık…

Erimişti kar ve kirlenmişti etraf.

Beyazlık ve saflık kaybolmuştu.

Belki de o kadar çok seviliyor olması bu manzaranın, herkese mutluluk vermesi ve heyecanlandırması  ve bunu yaş tanımadan yapabilmesi;

Ömrünün kısa olmasından sebepti…

 Bazı kadınlar vardır tıpkı bu manzara gibi,

Gülümserler, sizi mutlu eder ve çabucak giderler.

Hemen gelip giden aşklarda , hep çok sevilir ve çok iz bırakır.

Yaş kaç olursa olsun ve bir türlü unutulmaz.

Bir manzara bir sabah gelir, gülümseme bırakır sende ve çeker gider,

Bir kadın hayatına girer, bir çizik atıp çekip gider…

Bir manzara ve bir kadın çabucak giderler bir yerlere yetişecek gibi…

Ve unutmayacaklarını bile bile erkenden çekip giderler.

Bir gün, o terk ettiklerine geri döndüklerinde,  yine aynı heyecanla, pencere önünde,

Bekleneceklerinin bilmenin hazzıyla giderler,

O terk edilenin yaşı kaç olursa olsun…     

 Bir manzara… Bir kadın…

Can Kuş

        
         Bir baba(adayı)nın en mutlu olduğu gün, eşinin hamile olduğunu öğrendiği gündür. O gün hayatında aldığı en güzel haberin sebebi, müstakbel  çocuğu daha ortalıkta yoktur. Ve onun yokluğunda onu ilk kez anlamıştır. Doğmamıştır daha. Doğmadan özletmiştir küçük çocuk kendisini.

         Dokuz aylık bir seyahatten sonra beklenen çocuk doğmuştur. Bir beden havasına, bir kucak yavrusuna kavuşmuştur artık.

         O çocuk babasına ilk kez ‘BABA’ dediği günü istese de hatırlayamaz ve  ne gariptir ki Babasıda o günü hiçbir zaman unutamaz.

Çocuk büyür ve okula gider. Çocuğun anne kucağında geçirdiği vakit azalır, babanın da iş için gittiği yol güzergahı değişir.

Her sabah kahvaltısı sonrası gidilen yolun mesaisi bir gün biter. Çocuk artık babasının değil ‘asker ocağında’dır. Çocuk askerliğinin bittiği günü, babası çocuğunun bavulla kapıyı çaldığı günü gözler; gurur ve hasretle.

Teskere gününden birkaç zaman sonra çocuk artık evinden temelli göç eder. Kendi yuvasına…

Bir kadının iyi günde ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta  kocası olacağını beyan ettiği  ‘EVET’ sözünü söylediği gün, o çocuk, tamda o anda babasının gözlerinden dökülen  gözyaşlarını görmez…Habersizdir ayrıca. Daha öncede hiç görmemiştir ki zaten…

Bir haberle , bir insana dünyanın en güzel hediyesinin müjdecisi olan çocuk, o en güzel haberi almıştır artık.

Dokuz aylık bir seyahatten sonra beklenen çocuk doğmuştur. Bir beden havasına, bir çocuk  çocuğuna ve bir dede kucağı torununa kavuşmuştur artık.

Bir babanın en kötü günü, çocuğunun dedesinin öldüğünü öğrendiği gündür. O gün hayatında aldığı en kötü haberin sebebi artık dünyada yoktur. Ve onun yokluğunda onu ilk kez anlamıştır. O çocuğun babası ölmüştür. Daha toprağa girmeden özletmiştir büyük çınar kendisini…

Ve bir çocuk, babasına son görevini yerine getirdiği  ve sımsıkı elini tuttuğu küçük  oğlundan gözündeki yaşları sakladığı o cenaze töreni anında; oğlunun  EVET diyeceği günde gözyaşlarını yine saklayacağından habersizce ve ölen babasının da aynı günlerde  gözyaşlarını sakladığını ilk kez hissedercesine yalnızdır artık.

Can Kuş

 
 

Papatyayı koparır aşık insanlar… Acımadan ve egoist bir ruh haliyle yapraklarını koparırlar dünyalar güzeli papatyaların… Aşklarının sonunun ne olacağını bilmeyen/göremeyen/kestiremeyen bu  katiller, aşklarının akıbetini papatyaların yapraklarında ararlar. Acımadan koparırlar onları…Doğanın bize sunduğu sarı ve beyazın aşkını, kendi,  belirsiz aşkları uğruna heba ederler…

Yapraklarını kopardığın, canına kastettiğin papatya senin aşkının sonunu nerden bilsin ey insanoğlu… Ve sen onun canını kastederken o sana neden söylesin gerçeği… Sen,  senin canını böyle basit bir nedenle alan bir katile hakikati bilsen bile söyler misin?  O papatyanın senin  belirsiz aşkında hiçbir suçu yokken ölmesi ne diye…Çek ellerini benim papatyamdan kör aşık….

Oynadığın basit bir kumar… Papatyanın yapraklarının sayısına göre, sevdiğin kişi ya seviyordur seni ya da sevmiyordur… Ki senin aşkın papatya falına kaldıysa, muhtemelen seni sevmiyordur.

Papatyaların yapraklarını koparacağına git birine içinden bir sayı tutmasını iste ve sonucu öğren… Arkadaşının tuttuğu sayı tek ise seni seviyordur, çift ise seni sevmiyordur. Ki senin aşkın, arkadaşın tuttuğu sayıya kaldıysa, muhtemelen seni sevmiyordur.

Papatyaları koparma ve onlara uzun uzun bak… Yeşile bak… Papatyalara bak tekrar uzun uzun. Sarı ve beyazın uyumunu izle… Nasıl sarılmışlar birbirlerine…

Sen sarı isen sevdiğin beyazdır.. Bunu düşün… Sarısı olmayı iste beyazın ve onun için uğraş. Sarının beyazı olmak için neler yaptığını hatırla ve neler yapabileceğini hayal et… Ama papatyayı koparma… Sarıyı beyazından ayırma… Sonra başını kaldır biraz… Gökyüzünün maviliğine bak… Gözlerini kapat ve kuşların ötüşünü dinle…Sevdiğini ilk gördüğünde papatyalardan bahset ona…Gökyüzünün maviliğini, tabiatın yeşilliğini göster…Gözlerini kapatıp kuşların müthiş bestelerini dinlet ona..Sonra biraz da papatyanın sarı ve beyazından bahset…Sarı ve beyazın aşkından…Senin sarı çığlıklarına bembeyaz bir sayfa açtığını görebiliyorsan gözlerinde, bil ki  seni seviyordur.Bunu göremiyorsan da sevmiyordur…Onun gözlerinde gördüğün yada göremediğin  hakikattir ve papatya falının  sonucu gibi kandırmalı bir yalan değildir…

Doğayı  katletmeden(kısacası papatyayı)  gerçeği görme sanatıdır bu..

Doğayı katledersen sana gerçeği göstermez/söylemez/ açıklamaz hiç bir zaman… Ama onu seversen, korursan, içine girersen, haz alırsan güzelliklerinden ve bakarsan uzun uzun  ve  ara sıra dost hüneriyle dertleşirsen doğayla, er yada geç   gerçeği fısıldar sana. Dostun doğa,  sana uçsuz bucaksız, sonsuz güzelliğinde  birçok  gerçekle tanıştırarak büyütür seni..

Can Kuş

Toplam 2 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12