Sen, bilmediğin bir ‘olacak’ kaygısıyla korkutuyordun kendini ve sırf bu korku yüzünden bütün kapılarını kapatmıştın aşk-a. Öylesine alıştırmıştın ki kendini bu korkuya bazen bütün hayatını etkiliyordu ve o kadar çok güveniyordun ki hastalıklı duyguna yanılmadığın sürece hep mutlu olacakmışsın gibi geliyordu sana. Karanlık bir beklentiydi oysa seninkisi, aysız bir gece gibi…
Durduğun yerde durmuyordun hiç, nasıl olsa o hep gelecek arkamdan inancıydı seni rahatlatan. Bir şehirden başka bir şehre yolculuğun bu yüzden di hep…
Bir boşluktan başka bir boşluğa kaçışın…
O derin boşlukta büyüyordu oysa sana olan eksiksiz sevgim, arkanda bıraktığın her şehir, tahammülsüz bir boşluk oluyordu ve ben o sevgisiz o derin boşluklarda senden geriye kalanları seviyordum nedense. Hayat tarafından reddedilmiş basit ve çelimsiz isteklerimi biriktiriyordum o derin boşluklarda.
Zamanla o kadar çok büyüdü ki o derin boşluklar ikimizi de içine aldı sonunda çırpınışlı bir yalnızlıkla beraber. Eksik anlatılmış bir cümlenin yâda tam anlaşılmamış bir paragrafın küskün iki satırıydık.
Böyle olmasını biz istemiştik; Sen ve Ben…
Gitmem gerekiyor buradan, bu şehirden, başka insanlar tanımak, yeni yerler görmek istiyorum diyordun hep… Bu sana iyi gelecekti öyle zannediyordun. Ben bütün bunlara ne gerek var diye düşünürken; aklıma hep hayat bize hak ettiğimiz mutluluğu vermeyecek belki de yeterince fazlasını verdi zaten demen geliyordu…
Beklide hayatın bize mutluluk vermeye ihtiyacı yoktur.
Bir kaç ay fazla çalışır biraz para biriktiririz sonra yanımıza birkaç parça yazlık elbise, aklımıza da düşlerimizi alıp tatile çıkarız. Güneye ineriz, bu mevsimde şimdi oralar daha bir güzeldir. Hem güneşte vardır orda, bu şehirde titremeye yüz tutmuş düşlerimizi ısıtırız avuçlarımızda beraber.
Eğer terk edilecekse bir şehir beraber ederiz derdim sana hep…
Ama sessiz ve acılı bir sabahı yalnız bana bırakarak terk etmiştin evimizi. Sevincimizi ve olası bir mutluluğu tek başına bırakarak…
Nasıl renk değiştirmişti gökyüzü, sanki hissetmiş gibi gidişini, haykırırcasına ve bana bir şeyler belli etme çabasında olmasını anlamıştım. O kadar çok şaşırmamıştım, alıştırmıştın çünkü bu duyguya önceden beni.
Beni en çok yoran benle yaşayan suretin..Beni en çok anlayan da o… en çok dinleyen de.Bazen o bile susuyor çaresizliğime,ağlamaklı oluyor belli belirsiz mahcup bir pişmanlıkla…
Tabiat devamlı yeni bir gün üretiyor kendinden, güneş bir doğuyor karanlık bir aydınlanıyor, sonra güneş yine batıyor, şehir ıssızlaşıyor bir an sonra ışıklanıyor yavaş yavaş, caddeler, açık dükkân vitrinleri, evler bir bir aydınlanıyor; şehrin en aydınlık yeri ise sevgililerin buluşacağı yer, gündüz gibi oluyor ortalık birden karşılıklı bakışlarda…
Ben en çok da akşamları eksiliyorum, burada.
Televizyona takılıyor gözüm bir ara, bir şair in konuk olduğu programa…
Sunucu; siz hayatı nasıl bu kadar güzel analiz etmeyi başarabiliyorsunuz? Diye soruyor, sair;’ben kime âşık olduysam, kimi derinden sevdiysem hep uzakta kaldı ya da onun uzakta bıraktığı birisi vardı’ diyor. Donup kalıyorum orda bir müddet sonra kendime geldiğimde acaba uzakta kalan benmiydim yoksa uzakta bırakılan mıydım diye soruyorum kendime ama nafile cevap yok, cevap verecek kimsede yok zaten.
Kapatıp televizyonu mutfağa gidip bir kahve yapmak istiyorum kendime, sadece ikimiz için aldığımız fincanları görüyorum, seni görüyorum sonra. Gittikçe çoğalıyorsun aklımda, her gün biraz daha fazlalaşıyorsun. Evin her tarafında sen varsın, baktığın her yer dokunduğun her şey sen oluyor aniden, karşı konulmaz güzelliğin beliriyor duvarlarda sonra.
Önceden; ne kadar çok korktuğundan bahsederdin hep yalnız kalmaktan, bunu söylerken eskide bırakılan bir çocuk yarasını hatırlar gibi yeni doğmuş nur topu gibi bir mutluluğu kundaklarmış gibi sahip çıkardın acılarına. Oysa zaman hep ölü sevinçler doğuruyordu avuçlarıma. Ben o sevinçleri biriktiriyordum gizli, kimsenin bilmediği sığınaklarda.
Senin yüzüne aşk yapışmıştı artık bu şehirde…
Hangi toprağa sürersen sür, hangi yağmur suyuyla yıkarsan yıka çıkmayacaktı. Nereye gidersen git gittiğin her şehrin en görkemli yerine çizilecekti resmi yüzünün ve herkes bilecekti yüzünde aşk sakladığını.
Sıradan bir ayrıntıydı sana olan kırgınlığım, hayatın ortasında bırakılan ve zamanın çokta üstüne düşmediği. Bazen her şey o kadar olağan ve sıradan geliyor ki kalabalığa karışıp izimi yok ettirim zannediyorum, sonra bir çocuk ağlayarak uyanıyor rüyasından aklımda, imkânsız bir şey olduğunu anlıyorum yapmaya çalıştığımın dünyanın en ciddi kalabalığı bile yalnız kalıyordu yanımda. O kadar çoktun ki aklımda…
Her şey yokluğun oluyordu baktığım, yastıktaki kimsesiz saç telleri, duvardaki gözlerin ve yaz akşamlarında balkonda bıraktığın kahkahanın soğuk yalnızlığı. Ne yana baksam yokluğun oluyordu o yer.
Acıtan, kanatan yokluğun…
Sırasını bize vermişti oysa mutlu olmanın tedirginliğini şimdi ise işgal edilmiş başka sevgililer tarafından, yağmalanmış, harap düşmüş sevinçler verilmiş kullanılmak üzere tek seferlik.
Dışarı çıkıp biraz yürümem lazım sanırım, saatlerce belki geceye kadar. Caddenin boşluğunda ilerlerken şehir kütüphanesini geçtiğimi fark ediyorum, içeri girip bir şeyler okusam iyi gelir diye içeri giriyorum ve raftan elime kütüphanenin en kalın atlasını alıyorum. Unutulmuş süsü verilen bir köşede o atlası okuyorum, okudukça çocuk oluyorum sonra büyüyorum bir tarafım çocuklukta kalıyor ama bu ziyan edilmiş sevda atlasında…
Ben hala karşı koyulmaz bir merakla seni düşünüyorum, sesine ortak olan sesi, fark ettiğin de seni gecenin, feri kaçmış gözlerini ve uyurken aklından çıkartıp yanına koyduklarını, burada bıraktığın beklentilerinin, beklenmedik bir zamanda karşına çıkıp çıkmadığını, teninde kendini keşfeden iklimi, her şeyi…
Burada güneş bizi fazla ısıtamamıştı, soğuk bir yalnızlıkla baş edememişti bu sıcak iklim ve tüm diretmelerime karşı zaman bu yalnızlığa takipsizlik kararı vermişti.
Mesut Dursun(mda)