Bi vakit yoldaşımdın
Önce yollar sonra yıllar girdi araya
farketmiyor insanoğlu
Zaman tuz bastığında anlıyor yaraya…

Hayat kısa derlerdi ya hep
Yok sayarmışım meğer bu söylemi
Geç öğrendim dostlar söyledi
Ebedi mekanına göç etmişsin öylemi…

Ayrılık çok yakınmış düşünemedim hata benim
Helal et haklarını nur içinde yat kardeşim
Duydum ki yakınlarda düğünün varmış
İnşallah hak katında muradına er kardeşim…

Denizlerin dalgasında kenan
Adın yazılıydı gördüm
Usul usul vurdun kıyıya
Önce ışık saçıyordun sonra söndün…

Dalgalar sensiz şimdi
Gemiler kaptansız seyire çıkmış
Dolandım kıyılarda yolunu gözledim
Ne duyayım kenanım semaya uçmuş.

 
Oktay Makar
 
Seni tam’layabilmek adına

eksiliyor ve eskiyor,her geçen gün

içinde yalnız sen olan yanlızlığım.

Küçük bir kız çocuğu yüzünde,

kaskatı kesiliyor ve kesildikçe kanıyor,

kasvetli gülümsemen.

Benim yüzünü benimsemem;

bunun içindi belkide,

teninde terkedilmiş olan açık yaralar

ya benim/se diye

Mesut Dursun (mda)

Hep böyle susar mısın sen
Yüreğin çığlık atarken
Dilinden düşmez mi tek kelam
Neden akmıyor gözyaşların
Ne için bu kadar acelen
Yormuyor mu seni zaman…

Yoksa seviyor musun acı çekmeyi
Elinin tersiyle mutluluğu itmeyi
Umudu terketmeyi
Yoksa kaybedecek birşeyin yok mu…

O halde gel benimle
Gel gidelim seninle
Bilmeyelim bu yol nereye gider
Bu yol hangi durakta biter

Oktay Makar

 
 
 
 
Yağmur “geliyorum!” diyor. Gökte savaş var. Gurulduyor bulutlar durmadan. Hafiften damlıyor damlalar bin bir çeşit suratlara. Islaklığın en sevilmeyen tarafı gösteriyor kendini. O an belki de düşmanınmış gibi kaçmak istersin yağmurdan. Ama bir yandan da kollarını açıp ona sonsuzca sarılmak istersin. Yalnızlığına dermanmışçasına umut bağlarsın yağmura. Çünkü bir tek o vardır yanı başında…
 
 
En ufak ihtiyacımızda anne diye haykırdığımız yaşlarda yalnız kaldığımız anlarda ne çok korkardık hatırlar mıyız? Korkuyla yüzleştiğimizde koşa koşa atlardık anamızın sevgi dolu kucağına. Suratımızda tarifi belirlenemeyen muhteşem bir gülümseme belirirdi. Tattığımız en ufak acıda ağzımızdan çıkan ilk kelime yine anne olurdu. Acımız sadece onun yanında yok olurdu. Çünkü o bizim meleğimizdi, sevincimizdi, acımızdı. Onlar dünyanın gaddarlığına karşı en büyük kozlarımızdılar. Ve her zaman öyle kalacaklar. Yaşama veda edene dek…
 
 
Nicemiz babalarımızın hareketlerine hayranlık duyarak büyümüşüzdür. Söyledikleri her kelime bize inanılmaz gelmiştir. Çünkü onlar bizlerin eşsiz bilginleriydiler. Anlamadığımız şeyleri onlara sorarak belki de canlarını çok sıktık ama onlar ütopyamızlardı, onlardan vazgeçemezdik. Onlar hayat güvencelerimizler, Sonsuza kadar…
 
 
Hayatımızın her parçasında onların izleri var. Doğrularımız onların sözleri, davranışlarımız onların etkisi. Biz onlarda öğrendik vazgeçilmezliği, kendi canını hiçe sayarak kol kanat germeyi. Yaşamımıza anlam katmayı öğrendik ve hala öğreniyoruz. Yaşadıkça asla vazgeçmeden onların izlerinden yürüyeceğiz. İstesek de istemesek de onlara hep bağlı kalacağız. Çünkü biz onlarınız…
 
 
Geçmişe dönüp bakınca, bizler için yaptıkları karşısında hepimizin boynu yere eğiliyor. Ne yaparsak yapalım karşılıklarını veremeyeceğimizin acını hissediyoruz. Ama böyle olduğu için onları mutlu edemeyiz diye bir kaide olmuyor. Unutmamalıyız ki onları iki tatlı söz ve kocaman bir sarılma ile dünyanın en mutlu insanı yapabiliriz. Daha vakit varken haykıralım siz çok seviyoruz diye. Sarılalım sonsuzca şefkat dolu bedenlerine…
 
 
En zoru ise bunları gurbette fark etmek. Elinizde ne onlara kocaman sarılmak var ne de dizlerinin dibine kıvrılıp yüreklerinin şefkat pınarında ferahlama şansımız var. Hele ki yanlarındayken belli etmemişsek sevgimizi, çaresizliğe gömülüp yalnızlığın acısıyla yanarız. Onlarsız geçen her anın sürgün acısından farksız olduğunu anlarız; bir kez daha yanarız. Onlarsız geçen her an tazeliğini koruyan acıyla durmadan yanarız…
 
 
Anne ve babalarımızın her daim yanımızda olmaları, mutluluğumuzun geçen her an kat kat artması dileğiyle;
 
Yahya Sancar
 

Varlık, derin düşüncelerin sonsuzluğunda, muhteşemliğin kenarında. Farkında olmadığımız nice özelliklere sahip olduğumuzun acaba kaçımız farkında. Aslında sadece fiziksel özelliklerden değil aynı zamanda müthiş bir zihinsel kabiliyete de sahibiz. Düşüncelerimiz o kadar derin ki. Varlıkları sorgu süzgecimizden geçirmeden benimsemiyoruz neden sonuca bağlıyoruz ve bunları anlık hareketlerle yapıyoruz. Bizler mükemmel varlıklarız aslında. Ama sadece yaratılışımız mükemmel. Peki ya yaşantımız?

 Çevremizde gelişen olaylara ne kadar ilgiliyiz? Nice insan gözlerimizin önünde haksızlığa uğruyor ve bizler sadece dışarıdan izlemekle yetiniyoruz. Birçoğu kişinin dilinde olan“yapacak bir şey yok.” Cümlesini gün geçtikçe daha yoğun olarak duyuyoruz. Aslında çözüm için uğraş vermiyoruz sadece bana dokunmayan yılan bin yaşasın hesabına yatıyoruz. Peki, bizlerden yardım bekleyen nice insan ne yapsın öylece yaşadıklarına çaresizce boyun mu eğsinler? Hayır, böyle olmamalı! Mükemmel işleyişe sahip zihnimizi düşünce köreltici konulara yormak yerine neden pozitif konularda faaliyet göstermiyoruz? Nice neden var önümüzde ancak ortak bir sorun varsa o da tembellik olsa gerek.

Evet, bizim toplumumuz en rahat ve tembel millettir. Kimse alınıp gücenmesin. Atalarımızdan gelen üstün zekâyı ancak boş meşguliyetlerle harcıyoruz. İsteklerimiz anlık zevklerden öteye geçmiyor. Ahlaki çizgimizi gün geçtikçe yitiriyoruz. Acı ama gerçek. Gayrimeşrulaşıyoruz! Varlık dedik ya. İşte artık varlığımızın zihin kısmını kaybediyoruz. Yabancı düşüncelere merakımız artık benliğimize işlemiş durumda. Hani ayıpladığımız yabancı yaşamlar var ya, işte bizler artık o yaşamları ideal düzen diye tanımlıyoruz. Farkındamıyız?

Güzel insanların güzel çabalarını uzaktan destekliyoruz. Güzel bir davranış ama bununla yetinmemek gerek bizlerde taşın altına elimizi koymalıyız. Bir çaba çok mu zor geliyor. Herkes kendine yaşar derler ya işte yanılırlar. Her insan çevresiyle yaşar, onlarla gelişir, şekillenir. Ve onlarla ömrünü tamamlar. Önümüzde bir yol var çevresi insanlarla dolu. Yolumuza mutlaka etki edecekler bunda şüphe yok. Madem beraber yaşayacağız o zaman hayatımızı pozitif yönde yaşayalım, birlik halinde hareket edip bir şeyler başaralım.

Madem bir şeyler yapacağız bu yola şimdiden adım atmamız gerek. Alın yanınıza en yakın dostunuzu zevkiniz için harcayacağımız meblağı birleştirelim. İhtiyaç sahiplerine ufak bir kumanya yapalım. Sokaklarda mendil satan, tartıyla gecelere kadar tir tir titreyerek sokaklarda dolaşan yardıma muhtaç çocukların yüzlerini güldürelim öğütler verelim, ellerini tutalım, tutalım ki yanlarında sıcak bir elin olduğunun farkında olsunlar. Hala insanlığımızın yok olmadığına kanaat getirsinler. Eğer hala inancımız var ise şimdi bunu yapalım.

Şunu unutmamalıyız ki mutlulukla sevgiyle hoşgörüyle çözülmeyecek sorun yoktur. Bunun farkına varıp çevremize pozitif düşünceleri azimle yaymalıyız. Eğer bir kişi dahi etkilenecekse bunu yapmalıyız. İnsanlığımız için, yarınlarımız için… 

Haydi, aziz kardeşlerim gün birlik olma, mutluluğa doğru çabalama günüdür.Ömrü hayatınızdan pozitif duyguların, fikirlerin eksik olmaması dileğiyle;Vesselam.

 Yahya Sancar                                                                                                         

 

İş yerimden bir arkadaşım; “Bu lig keyif vermiyor, Avrupa mücadeleleri başlasa da keyif alsak” dedi. Ben onun bu söylemine bir türlü katılamadım. Herkes bir şeyler söylüyor. İnsaftan mahrum insanlar acımasızca Aydınlar ve ekibini eleştiriyor.

Aksine çok kimsenin ligden keyif almamasına inat ben ortaya konan mücadelelerden izlediğim oyunlardan gayet memnunum.

Fark yerken fark atan Galatasaray’dan ziyade, aynı keyfi hem iki gol atarak Trabzonspor’u sırtlayan Burak Yılmaz’ı, hem de ilk yarı hezimet yaşarken ikinci yarı büyük bir dönüş yaşayan Fenerbahçe’yi izlerken de keyif alıyorum.

Beşiktaş’ın Ankara’nın ayazında zirve yarışında yara alıp ama buna rağmen takipte kalmasını, Anadolu takımlarında puan farklarının çok az ve peşpeşe gelmesinin verdiği heyecan ve mücadele keyfini sürüyorum.

Oysa nasılda huysuz biriymişim, kalbim taşlaşmışta haberim yokmuş. Komplo teorileri oluşturan insanlarla iç içe gelmişim. Telefon dinlemelerini duyup şike var zannetmişim, çanta çanta paraları şike parası sanmış, iki insanın birbirine yardımcı olabileceğini hiç düşünmemişim.

Belki de yönetici yada futbolcuların o paraları düğün hediyesi yada fakir fukaraya dağıtılmak üzere özel poşetler ve çantalarda taşıdıklarını düşünemeyecek kadar kalbim katıymış.

“Tarlalar yeşillendi mi?” Cümlesi bundan sonra benim için “Mısır, Fındık” gibi ürünleri anımsatmaya başladı. “Sami bana gelir, Ayşe Tatile çıksın” ise aile dostları veya çalışanlar için söylenmiş bir sözden öteye geçmiyor.

Şike İddianamesinde geçen “İnşaat İşçileri” teriminin futbolcular için söylenmesine çok güldüm, Bu tabir olsa olsa inşaatta çalışan insanların oluşturduğu meslek grubudur. Yahu ne kadar da paranoyak olmuşuz böyle.

Neymiş efendim futbolcuya şike için At almışlar, yahu atalarımız “At, Avrat, Silah” demiş. Futbolcularda Avrat ne gezer, Silah haşa! Bari At olsun ne yani buda mı suç?

Artık, Mehmet Ali Aydınlar’ın fanatiği olduğu takımı tutuşunu ve bunu “Ne yani! Ben futbolun başındaki kişiyim taraf tutmayacaksam kim tutacak!” sözlerini alkışlayarak “Bravoo!, Yiğit adam” övgüsüyle pekiştiriyorum.

Ara sıra Aydınlar’ın bu sözleri üzerine Şeytan’ın bana gelip; “Hakemler futbolun değil, bizzat sahanın içindeler, o zaman onlarda alenen açıklasınlar” vesveselerini bir Euzu Besmele çekerek uzaklaştırıp, bertaraf ediyorum.

Kararım kesin! Burdan sesimi tüm dünyaya haykırıyorum! Artık Federasyon’un muhteşem yönetimi hakkında yorum yapmayacağım.

Varsa yoksa benim için Futbol geçerli. Bu ülke futboluna limon sıkarlarsa, bende gider halı saha maçları izlerim orada da şike yapılacak değil ya?

Temiz kalmanız niyetiyle..

Sevgilerimle..

 

Zamana kapılıp gidiyoruz. Yaşanılanların ortaya çıkardığı durum bütün benliğimizi sarmış durumda. Durdurun zamanı, kaldırın başınızı; Ülkemizin içler acısı durumunu görüyorsunuz değil mi?

İnsanlık kardeşin kardeşe yaptığı zulmün seyrinde. Ve duyulan tek şeyzulmü körükleyen, yüreğimizi yakan haberler.

Nedir alıp veremediğimiz söyler misiniz? Rabbimiz bir, Peygamberimiz bir, kitabımız bir, kıblemiz bir, bir, bir… Kardeşliğimizi imanla perçinlemişken, aynı saflarda secde etmişken, birbirimizi üzmek nedendir?

Çözüm için onlarca şey söylenir belki. Ancak mü’mini en iyi tanıyan doğruyu en iyi bilen yine mü’mini yaratandır. Barışı kardeşliği sağlayacak bir etken varsa o ancak Kuran-ı Kerim’dir.

Buyurun hucurat ışığında kardeşlik reçetemiz;

Hucurat 1 – Ey iman edenler Allah’ın ve elçisinin önüne geçmeyin çünkü Allah her şeyi bilir ve işitir.

Hucurat 6 – Ey iman edenler; fasığın(sorumsuzun) biri size önemli bir haberle geldiğinde durup gerçeği araştırın; doğru değilse istemeden birini rencide eder ardından pişmanlık durasınız.

Hucurat 9 – Allah barış için fedakârlık edenleri sever.

Hucurat 10- Mü’minler sadece kardeştir; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine mazhar olasınız.

Hucurat 11- Hiçbir kişi ve zümre diğer bir kişi ve zümreyi alaya alıp hor görmesin, belki diğerleri berikilerden daha değerli olabilir.

Hucurat 18- Allah, göklerin ve yerin sırlarını bilir, dahası Allah yaptığınız her şeyi görür..!

Başka söze ne hacet… Vesselam…

 

 Yahya Sancar

 
 
Sözde sevenlerden değil, özde sevenlerdenim
Derinlerde el değmemiş sevdası var kalbimin
Kuytu köşelerde saklıyorum aşkı
Çoğu onu büyütmekle geçiyor vaktimin…

Dokunsana bi hissedersin belki de
Kimbilir senindir kalbimde en güzel yer
Yaklaş hadi çekinme taa uzaklardan
Sesleniyor bak sana hadi cevap ver…

Aşkım hadi, hadi aşkım

Aşıklardan sor beni
Aşk uğruna yor beni
Aşk içinse kor beni
Yakmaz yakmaz…

Ey aşk denilen zalim
Yak canımı biraz daha
Sen olursan gözyaşlarım
Akmaz akmaz…

 
Oktay Makar
 
Ben aşık olamam bundan gayrı
Kimseden beklemem yardan gelmeyen hayrı
Nankörlük almış başını gitmiş
Eşikteki de aynı beşikteki de aynı

Güven yoksa bende yok olurum
Sonra da ok olurum saplanırım kalbine
Hamdolsun metanetliyim,sanmaki şok olurum
Güller Sümbüller bırakırım kabrine…

Sen yokken de yaşıyordum ben
Bi görünüp gittin diye ölmem ki
Saman alevi mi sandın beni
bi üfledin diye sönmem ki…

 
Oktay Makar
 
 
Sen, bilmediğin bir ‘olacak’ kaygısıyla korkutuyordun kendini ve sırf bu korku yüzünden bütün kapılarını kapatmıştın aşk-a. Öylesine alıştırmıştın ki kendini bu korkuya bazen bütün hayatını etkiliyordu ve o kadar çok güveniyordun ki hastalıklı duyguna yanılmadığın sürece hep mutlu olacakmışsın gibi geliyordu sana. Karanlık bir beklentiydi oysa seninkisi, aysız bir gece gibi…

Durduğun yerde durmuyordun hiç, nasıl olsa o hep gelecek arkamdan inancıydı seni rahatlatan. Bir şehirden başka bir şehre yolculuğun bu yüzden di hep…

Bir boşluktan başka bir boşluğa kaçışın…

O derin boşlukta büyüyordu oysa sana olan eksiksiz sevgim, arkanda bıraktığın her şehir, tahammülsüz bir boşluk oluyordu ve ben o sevgisiz o derin boşluklarda senden geriye kalanları seviyordum nedense. Hayat tarafından reddedilmiş basit ve çelimsiz isteklerimi biriktiriyordum o derin boşluklarda.

Zamanla o kadar çok büyüdü ki o derin boşluklar ikimizi de içine aldı sonunda çırpınışlı bir yalnızlıkla beraber. Eksik anlatılmış bir cümlenin yâda tam anlaşılmamış bir paragrafın küskün iki satırıydık.

Böyle olmasını biz istemiştik; Sen ve Ben…

Gitmem gerekiyor buradan, bu şehirden, başka insanlar tanımak, yeni yerler görmek istiyorum diyordun hep… Bu sana iyi gelecekti öyle zannediyordun. Ben bütün bunlara ne gerek var diye düşünürken; aklıma hep hayat bize hak ettiğimiz mutluluğu vermeyecek belki de yeterince fazlasını verdi zaten demen geliyordu…

Beklide hayatın bize mutluluk vermeye ihtiyacı yoktur.

Bir kaç ay fazla çalışır biraz para biriktiririz sonra yanımıza birkaç parça yazlık elbise, aklımıza da düşlerimizi alıp tatile çıkarız. Güneye ineriz, bu mevsimde şimdi oralar daha bir güzeldir. Hem güneşte vardır orda, bu şehirde titremeye yüz tutmuş düşlerimizi ısıtırız avuçlarımızda beraber.
Eğer terk edilecekse bir şehir beraber ederiz derdim sana hep…

Ama sessiz ve acılı bir sabahı yalnız bana bırakarak terk etmiştin evimizi. Sevincimizi ve olası bir mutluluğu tek başına bırakarak…

Nasıl renk değiştirmişti gökyüzü, sanki hissetmiş gibi gidişini, haykırırcasına ve bana bir şeyler belli etme çabasında olmasını anlamıştım. O kadar çok şaşırmamıştım, alıştırmıştın çünkü bu duyguya önceden beni.

Beni en çok yoran benle yaşayan suretin..Beni en çok anlayan da o… en çok dinleyen de.Bazen o bile susuyor çaresizliğime,ağlamaklı oluyor belli belirsiz mahcup bir pişmanlıkla…

Tabiat devamlı yeni bir gün üretiyor kendinden, güneş bir doğuyor karanlık bir aydınlanıyor, sonra güneş yine batıyor, şehir ıssızlaşıyor bir an sonra ışıklanıyor yavaş yavaş, caddeler, açık dükkân vitrinleri, evler bir bir aydınlanıyor; şehrin en aydınlık yeri ise sevgililerin buluşacağı yer, gündüz gibi oluyor ortalık birden karşılıklı bakışlarda…

Ben en çok da akşamları eksiliyorum, burada.

Televizyona takılıyor gözüm bir ara, bir şair in konuk olduğu programa…
Sunucu; siz hayatı nasıl bu kadar güzel analiz etmeyi başarabiliyorsunuz? Diye soruyor, sair;’ben kime âşık olduysam, kimi derinden sevdiysem hep uzakta kaldı ya da onun uzakta bıraktığı birisi vardı’ diyor. Donup kalıyorum orda bir müddet sonra kendime geldiğimde acaba uzakta kalan benmiydim yoksa uzakta bırakılan mıydım diye soruyorum kendime ama nafile cevap yok, cevap verecek kimsede yok zaten.

Kapatıp televizyonu mutfağa gidip bir kahve yapmak istiyorum kendime, sadece ikimiz için aldığımız fincanları görüyorum, seni görüyorum sonra. Gittikçe çoğalıyorsun aklımda, her gün biraz daha fazlalaşıyorsun. Evin her tarafında sen varsın, baktığın her yer dokunduğun her şey sen oluyor aniden, karşı konulmaz güzelliğin beliriyor duvarlarda sonra.

Önceden; ne kadar çok korktuğundan bahsederdin hep yalnız kalmaktan, bunu söylerken eskide bırakılan bir çocuk yarasını hatırlar gibi yeni doğmuş nur topu gibi bir mutluluğu kundaklarmış gibi sahip çıkardın acılarına. Oysa zaman hep ölü sevinçler doğuruyordu avuçlarıma. Ben o sevinçleri biriktiriyordum gizli, kimsenin bilmediği sığınaklarda.

Senin yüzüne aşk yapışmıştı artık bu şehirde…

Hangi toprağa sürersen sür, hangi yağmur suyuyla yıkarsan yıka çıkmayacaktı. Nereye gidersen git gittiğin her şehrin en görkemli yerine çizilecekti resmi yüzünün ve herkes bilecekti yüzünde aşk sakladığını.

Sıradan bir ayrıntıydı sana olan kırgınlığım, hayatın ortasında bırakılan ve zamanın çokta üstüne düşmediği. Bazen her şey o kadar olağan ve sıradan geliyor ki kalabalığa karışıp izimi yok ettirim zannediyorum, sonra bir çocuk ağlayarak uyanıyor rüyasından aklımda, imkânsız bir şey olduğunu anlıyorum yapmaya çalıştığımın dünyanın en ciddi kalabalığı bile yalnız kalıyordu yanımda. O kadar çoktun ki aklımda…

Her şey yokluğun oluyordu baktığım, yastıktaki kimsesiz saç telleri, duvardaki gözlerin ve yaz akşamlarında balkonda bıraktığın kahkahanın soğuk yalnızlığı. Ne yana baksam yokluğun oluyordu o yer.

Acıtan, kanatan yokluğun…

Sırasını bize vermişti oysa mutlu olmanın tedirginliğini şimdi ise işgal edilmiş başka sevgililer tarafından, yağmalanmış, harap düşmüş sevinçler verilmiş kullanılmak üzere tek seferlik.

Dışarı çıkıp biraz yürümem lazım sanırım, saatlerce belki geceye kadar. Caddenin boşluğunda ilerlerken şehir kütüphanesini geçtiğimi fark ediyorum, içeri girip bir şeyler okusam iyi gelir diye içeri giriyorum ve raftan elime kütüphanenin en kalın atlasını alıyorum. Unutulmuş süsü verilen bir köşede o atlası okuyorum, okudukça çocuk oluyorum sonra büyüyorum bir tarafım çocuklukta kalıyor ama bu ziyan edilmiş sevda atlasında…

Ben hala karşı koyulmaz bir merakla seni düşünüyorum, sesine ortak olan sesi, fark ettiğin de seni gecenin, feri kaçmış gözlerini ve uyurken aklından çıkartıp yanına koyduklarını, burada bıraktığın beklentilerinin, beklenmedik bir zamanda karşına çıkıp çıkmadığını, teninde kendini keşfeden iklimi, her şeyi…

Burada güneş bizi fazla ısıtamamıştı, soğuk bir yalnızlıkla baş edememişti bu sıcak iklim ve tüm diretmelerime karşı zaman bu yalnızlığa takipsizlik kararı vermişti.

Mesut Dursun(mda)

Toplam 21 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345...1020...Son »